28 Aralık 2011 Çarşamba

BİR BAŞKA ŞEKİLDE

Hayli derin bir sızı gönlümün içinde,
Bilmiyorum hangi katman, derinde.
Erisem, gözyaşı damlası olsam,
Biriksem avuçlarında.

Akıtsan beni sonra nehirlere,
Oradan denizlere,
Yok olsam, belki gerçekten var olsam,
Bir başka şekilde.

İpek Barutçu

Not: İstanbul böyledir işte... Ağlatır, güldürür, söyletir.

15 Aralık 2011 Perşembe

YILBAŞI


Heryer ışıl ışıl. Orchard caddesi ışık seli gibi. Her alışveriş merkezinin önünde ayrı bir yılbaşı ağacı. Hem de devasa boyutlarda. Süsler püsler. Dünyanın tüm metropollerinde yapılan süslemelerle yarışacak, hatta onları geçebilecek bir düzenleme. Noel kutlanıyor. Zaten çok kalabalık olan bu şehirde şimdi daha da fazla bir kalabalık. Herkes alışverişte. Adım atılmıyor. Ucuzluk da başladı. Üstünün kreması oldu.
Ayrıca 31 derecede yılbaşı kutlanacak. Bana tuhaf geliyor. Hani kar yağmasa bile alışmışım yılbaşılarının soğuk olmasına. Bu duruma alışamadım. Konuya konsantre olamıyorum. Zaten oldum olası zoraki hediye falan almayı da sevmem. Ben aniden, beklenmedik zamanlarda alıp vermeyi seviyorum. Bir şey göreceğim; 'Ah bu tam şuna buna göre, buna bayılır, çok hoşuna gider' diyeceğim öylece alacağım. Hele elime liste falan verin vallahi almam. Ne kötüyüm!






Bu kadar süs ve harcanan paraları görünce, yine aldı beni bir düşünce. Noel'in esas maksadının giving ve sharing (vermek- paylaşmak) olduğunu söylerler. İnsanların birbirlerine aslında hiçde ihtiyaçları olmadığı şeyleri alıp vermelerinin, mecburiyetten alışveriş yapmanın neresi paylaşım? Hatta ben İngiltere'de insanların ailelerine, bu noel şunu bunu istiyorum diye liste verdiklerini bile biliyorum.
Varlık içinde, kılık kıyafet ve oyuncak bolluğunda olan çocuklara binbirinci oyuncağı almanın ne anlamı var? Hele hele buraya hiçde uzak olmayan Endonezya gibi ülkelerin bazı kısımlarında insanların sadece içme suyuna ulaşmak için dahi ne zorluklar içinde olduğunu bilerek! Okay anlatmıştı; pompa sektöründe oldukları için buralarda bir takım yardım projelerinde de çalışıyorlar.
Bana 'fakirliği anlatmamın imkanı yok' diye bahsetmişti. Beni ve de özellikle çocukları götürüp göstermek istiyor. Oradaki çocuklar sadece temiz suyun peşinde...



Bence bir sene olsun, dünyanın dört bir yanında bu süse püse ve hediyelere harcanan paralar sadece yardım amaçlı kullanılsa sanırım Christmas da gerçek amacına ulaşmış olacak.

Not: Okullarda üç hafta kadar tatil olunca  ben burada durur muyum? Evime gidiyorum.
Sütler kaymak tutar tutmaz oradayım!  

14 Aralık 2011 Çarşamba

BANGKOK

Singapur'dan bu civardaki başka bir ülkeye ilk seyahatim Thailand'a oldu. Bangkok! Üç gün için uzatılmış bir haftasonu seyahati. Uçak ile iki saatte varılıyor. Biz gitmeden kısa bir süre önce fazla yağıştan sular altında kalmıştı. Bir çok ev ve işyeri zarar görmüş. Şehirde dolaşırken sulardan korunmak için kullanılan kum torbaları hala heryerdeydi. Hava güneşli ve sıcaktı. Nem oranı Singapur'a göre daha düşüktü.

Dönüşte bir arkadaşım; Bangkok için ne söylersin, nasıl tarif edersin, diye sordu? Aklıma gelen tek kelime, karmakarışık! Hakikaten de öyle. Güzellik ve çirkinliğin, zenginlikle yoksulluğun yanyana olduğu bir başkent burası. Acayip kalabalık. Her daim trafik var, yollar tıkalı. Bir çok motosikletli caddelerde, bu tehlike yaratıyor doğal olarak. Yaya olarak dolaşırken sokaklarda pişen yemeklerin kokusu hiçde hoşuma gitmiyor. Cesaret gösterip bunlardan yemenin de imkanı yok zaten.



Bangkok da lokal alışveriş merkezlerinde dolaştım. Bizim Mahmutpaşa'ya benzer yerlerdi. Herşey var. En fazla kıyafet! İşçilik ucuz olduğu için buralardaki fabrikalarda çok fazla kıyafet üretimi oluyor. Ayrıca Bangkok için söylenebilecek en doğru şey buranın tam bir taklit ürün cenneti olduğu.. Herşeyin taklidi var, tüm markalar! İnanılır gibi değil ve çokda ucuz. En büyük açık hava pazarı Chatuchak dedikleri, bizim salı pazarının çok daha büyüğü bir yer. Burada da herşey mevcut. Ne ararsan var! Yalnız kalabalıktan bana burada sıkıntı bastı. Bazı malları da İstanbul'da görmüşlüğüm var. Buralara gelip ucuz ucuz alıp Türkiye'de çok pahalıya satıyorlar. Eee ticaret böyle bir şey işte...





Bangkok'un en ilginç yerlerinden birisi Chao Phraya nehrinin iki yakası ve de kanalları. Bazıları buraya uzak doğunun Venedik'i demiş ama bence çok çok abartılmış bir durum. Nehrin kenarındaki evlerin durumu içler acısı, fakirlik felaket düzeyde. Kimisi sular altında. Bir tane tik ağacından yapılmış düzgün bir ev gördük, o da bir politikacınınmış zaten. Hiç şaşırmadık tabii bu duruma. Dünyanın her yerinde düzen üç aşağı beş yukarı aynı anlaşılan. Bu kanallardan bir tanesi Floating Market dedikleri yer. Kayıklarda satılan türlü türlü yiyecek ve mal.

Bangkok'da gözüme ve ruhuma hitap eden yer Grand Palace ve de buradaki tapınak oldu. Bangkok' da büyük küçük 400 civarında tapınak varmış. En büyük ve görkemli olan buradaki. Meşhur yeşim taşından olan Buda burada. Ayrıca burada birçok Buda heykeli görüyorsunuz, yatan Buda, oturan Buda, yedi başlı yılanın başına gölge yaptığı Buda... Bu böyle uzayıp gidiyor.. Budizm'e değinmişken... Thailand'ın %90'ı budist, %7-8 civarında müslüman var, geri kalanlarda diğer dinlere mensuplar.
İlk gecemizde Okay'ın çalıştğı şirketin müdürleri ile yemek yedik. Bizle beraber on kişiydik. Mevzu Budizm'e gelince sordum ben tabii dayanamadım... Budist ne yapar, nasıl ibadet eder, kime dua eder diye? Sizi temin ederim bu sekiz kişiden bir tanesi doğru dürüst bir cevap veremedi. Okay da bende çok daha fazla bilgiye sahiptik. Buda'nın öğretilerini anlamak yerine, heykellerini yapıp önünde tapınmayı yeğlemişler...







Burada en çok hoşuma giden şey, insanların genelde sakin, güler yüzlü ve saygılı oluşlarıydı. Selam verirken iki ellerini avuç içlerinden birleştirip, göğüs hizalarına getirip önünüzde eğiliyorlar. Sizde ister istemez aynını yapıyorsunuz. Kadınlar ufak tefek, sakin sesli, biraz çocuksu tipler. Devamlı hih hih hih  diye gülüyorlar. Düşünmeden edemedim, avrupalı beyler arasında bu hanımlar pek revaçta. Avrupanın ayağı yere basan, ödün vermeyen, feminist kadınlarının yanında, Thai kadınlarının minyon yapıları ve teslimiyetçi halleri erkeklere çok cazip geliyor herhalde. Sonra kendimi de düşündüm. Valla zorum zor. Avrupalı hemcinslerimi de aşıyor benim durumum.



Son akşamımızda Okay da sordu bana nasıl buldun bu şehri diye? İlk andan son ana kadar hep şöyle hissettim, sanki komünist rejimden geçmiş bir ülke gibi burası. Tapınak ve sarayın dışında görüntü öyle. Ben tarihi şehirleri seviyorum. İstanbul, Roma, Venedik, Paris, gözüm eski yapı arıyor. İki yüz senelik bu şehir beni tatmin etmedi. Gördüm mü gördüm. Thailand'da deniz kenarı tatili yapmam gerekecek herhalde. Phuket mesela. Tarih aradım ya, Roma'yı da çok seviyorum ya, dönerdönmez buradaki İtalyan Kültür Derneğine yazıldım. Şu İtalyancayı yaza kadar az da olsa, çat pat da olsa öğreneyim bakalım. Kimbilir belki birgün işime yarar!

11 Kasım 2011 Cuma

KONU KOMŞU


Şehrin merkezine yakın olsun, yeni ve temiz olsun, apartman katı olsun, bize yetecek büyüklükte olsun. Singapur'a gelirken oturacağımız evle ilgili isteklerim bunlardı. Okay sağolsun bayağı bir dolandı, her yere baktı. Ben o sıralarda İstanbul'daydım. Beğendiklerinin resimlerini bana e-mail ile gönderiyordu. Bunların içlerinden ben bir tanesini plan olarak beğenmiştim, üstelik istediğim tüm kriterlere uyuyordu. Grange Road üzerinde yeni inşa edilmiş bir site. Cliveden! 22 katlı 5 yuvarlak bloktan oluşan bir site burası, tüm bloklarda her katta tek daire var. Yaniiii 110 aile olacak toplamda. Hala daha 2 blok bomboş, diğer 3 blok da tamamen dolmuş değil. Biz ilk taşınanlardanız. İlk tanıştığımız komşularımız İngilizler oldu. Sonra yavaş yavaş site sakinleri çoğalmaya başladı. Hemen herkes expat, hiç Singapur'lu yok. Burası Birleşmiş Milletler gibi... Fransız, İngiliz, Belçikalı, Japon, Amerikalı, Brezilyalı, Danimarkalı...

Aslında ilk Okay'ın fikriydi... Havuz kenarında tüm komşular bir araya gelelim, barbekü yapalım, tanışalım demişti.. Yapıldı... Amerikalılar organize etti ve biz başka yere sözümüz olduğundan katılamadık. Sonra ikincisi yapıldı. Herkes etini, içeceğini ve paylaşmak üzere bir yemek götürdü. Bendeniz de bir tabak kısırla müdahil oldum olaya. Okay seyahatte olduğundan yine gelemedi. Böyle durumlar bir hayli hoş oluyor. Yani ben durup insanları incelemeyi çok seviyorum. Başka başka ülkelerden değişik tipte insanlar. Veee herkes kendi milletinin o genel karakterini sergiliyor. Kim nereden tahmin edebiliyorsunuz. Örnek mi? Amerikalılar son derece rahat ve kendine güvenli.. İngilizler nazik ve politik, Frankofonlar hep kendi aralarında, Brezilyalılar eğlenmeyi çok seviyorlar, Danimarka gibi kuzey ülkeleri hımmm biraz mesafeli geldi bana ama yanılıyor da olabilirim. Bakalım boş dairelere kimler taşınacak? İtalyan, İspanyol, Yunanalı, Alman??

Dün akşamüstü havuz kenarında toplanıldı yine. Önce biz hanımlar biraraya gelelim dedik ama sonradan beylerde katıldı. Okay yine yok. Seyahatte. Müthiş alay konusu oldum. 'Bu Türk Hanımın eşi yok galiba, kandırıyor bizleri' falan diye başladılar. Allah'tan Okay'la daha önceden tanışmış olan İngilizler ordaydı da 'yok biz gördük beyefendiyi, kendisi mevcut' diye yardıma koştular! Şaka bir yana çok güldüğümüz, eğlendiğimiz keyifli bir akşam oldu. Samimiyetin ilerlediğinin ve ülke sınırlarının kalktığını da hissettim. Ne de olsa hepimiz aynı durumda, evlerimizden, ülkelerimizden uzaktayız. Aynı gemideyiz. Şunu da hissettim ki, acil bir durum olsa koşup yardım isteyebileceğim komşularım var.

Konu atasözü: Ev alma, komşu al.
Ne güzeldir atasözlerimiz, her durum için bir tane bulunabilir kısa, net, akılcı deyişlerimiz.

2 Kasım 2011 Çarşamba

İLK DÖNÜŞ


Yuvaya ilk dönüş. Hayır heyecanlanmadım. Ben bu gidiş gelişleri o kadar çok yaşadım ki! Biliyorum neler olacağını, ne hissedeceğimi. Sonra Singapur İngiltere gibi değil. Açık olmak gerekirse pek bunalmadım bu iki buçuk ayda. Hem ben buraya bir kendini geliştirme ve gezme, bilmediğim yerleri tanımak için fırsat gözüyle bakıyorum. Ayrıca şükür etmeyi seven biri olduğumdan; 'çok şükür' sık sık gidip gelme imkanımız var.Yine de İstanbul'a gelmek için bir Bali seyahatinden vazgeçtiğimi söylemem gerekir.

Uçak sabahın köründe indiği için kimse gelip bizi karşılasın istemedim. Atladık bir taksiye. Köprüden geçerken yeniden yeniden hayran oldum Boğaz'a. Nasıl özlemişim?! Yok böyle bir yer, böyle güzellik, yok işte. İstanbul'um canım. Yıpranmış, yorgun şehrim benim. Her halinle, her şeyinle güzelsin. Sen teksin.

Sekize çeyrek kala evin kapısındaydık. Birde ne görelim? Balım'ın arkadaşları İrem ve Lal gelmişler. Kucaklaştık, kucaklaştılar. Aferin onlara has arkadaşlarmış, aferin Balım'a kendini bu denli sevdirebilmiş.

Anahtarı kapıda çeviriyorum. Ohhh evim... Herşey tanıdık bildik. Ne iyi ettim de bir iğne bile oynatmadım yerinden. Sanki hiç gitmemişim. Döndük işte tatilden. Herkes odasına koşuyor. Hanzade oyuncaklarına... Bir hafta gezeceğiz, hasret gidereceğiz.

Bu sayılı günlerde hergün üç dört program şeklinde dolandım. Tüm sevdiklerimi gördüm, hasret giderdim. Arkadaşlarımın sevgisini bir kez daha anladım. Meleklerimle bir araya geldim. Yeğenim Ala nasıl da büyümüş hemen, nasıl da konuşmaya başlamış? Epek, Hanjade ve Bayim diye diye nasıl da arkamızdan koşturuyor? Anne baba kokusu. Ağabeyimin arkamda olduğunun ve sonsuz desteğinin hissi. Aile ve güvence. Doldum, doldum da taştım yine.

Yoruldum belki evet. İstanbul trafiğinde günde üç programa yetişmek yeter zaten ama değer, değdi. Ben özlediklerimi, İstanbul'u içime sindirmiş geri döndüm buraya. Bir müddet idare eder beni...

P.S: İstanbuldayken iki üzücü olay.
  1. Van depremi. Çaresizliğin son perdesi. Kelimeler kifayetsiz.
  2. 29 Ekim akşamı Singapur'a geri uçtuğumuz için Bağdat Caddesindeki kutlamalara katılamadık. Oysa ben Hanzade ve Balım için özellikle istiyordum. Şöyle ellerimizde bayraklarla...

1 Kasım 2011 Salı

YARATICILIK


Öldürüyor. Fazla sosyal yaşam kesinlikle yaratıcılığı öldürüyor. Gezmekten tozmaktan yazmaya vakit bulamıyorum. Acayip bir suçluluk duygusu var üzerimde. Ödevini yapmamış öğrenciler gibi içimde bir sıkıntı. Birşeyler eksik. Ne zamandır yazmıyorum, yarımım... Halbuki neler neler var anlatacağım. Bir kere komşularım var, sonra Asyalı kadınlardan bahsetmek istiyorum, bu arada İstanbul'a gittim geldim kızlarla, Singapur'daki ilk imaj danışmanlığımı yaptım, para kazandım burada da. E bu da bir şey...

Scrapbooking de yapamıyorum bir süredir. Aslında resim çekeceğim diye çok güzel bir fotoğraf makinası da aldım. Tekrar bir düzene girmek gerekecek.

Sanatçıların, yazarların kısacası birşeyler meydana çıkaranların neden yalnızlığı sevdiğini anlıyorum şimdi. Ben Hanzade'nin ödevleri, Balım'ın gençkızlık sıkıntıları ve kendi sosyal yaşamım arasında aslında gerçekten yapmak istediklerime gereği kadar vakit ayıramıyorum. Ne kadar yaratıcıyım bilemem, bu konuda övünecek falan da değilim. Anneme baktığım zaman ben yaratıcılıkta bir hiçim. Onun müthiş bir hayal dünyası vardır mesela. Biz küçükken bizlere sonra da torunlarına yaratıp anlattığı hikayeleri kitap yapmak gerekirdi. Yıllar sonra resim yapmaya geri döndü, harika resimler yarattı. Yine hayal dünyasının fevkalade yansıması. Anlatamam görmek lazım. Ondaki resim kabiliyetinin onda biri bende olsun isterdim doğrusu. Hiç geçmemiş, ne kayıp...

Şimdilik ben kendi yapabildiklerimle ve Balım'ın kabiliyetleri ile avunuyorum. Bir insan hem yazı yazmada, hem piano çalmakta ve beste yapmakta, hemde resim yapmakta kabiliyetli olabilir mi? Oldu işte, benim kızım böyle biri. Ne kadar gururlansam az. Gururlanıyorum çünkü birşeyler meydana çıkarmanın önemini biliyorum. Tamam tabii ki okullar bitecek ve çalışma hayatında olup para kazanacak ama seçtiği meslek yaratıcılık alanında olmazsa tatmin ve mutlu olması çok zor olacak. Çünkü insan aslında gerçekten sevdiği kişilerle beraberse, sevdiği işi yapıyorsa ve de yaratabildiği oranda mutlu oluyor. Fakat sanırım en çok birşeyler meydana çıkardığında. Biz anneler için bile öyle değil mi? Yavrularımız bizim birer yaratımımız ve parçamız değiller mi? En çok onlarla övünmüyor muyuz? Galiba annelik en büyük yaratıcılık. (Babalara haksızlık olmasın.)

Günün Mesajı: Bugünkü benden size gelsin. Sevdiğiniz birine çiçek alın bugün ya da şiir yazın yapabiliyorsanız sadece dört satır... Hikaye anlatın mırıl mırıl gözlerine bakarak ya da sadece telefonla arayın 'merhaba nasılsın demek istedim' diye... Mutluluk ve güzel anılar yaratın bugün ve yarın.

Eknot: Bu yazımı yayınladıktan bir on dakika sonra Balım elinde bir çiçekle girdi kapıdan. Evrene gönderdiğim mesaj yerini buldu anlaşılan. 

6 Ekim 2011 Perşembe

KELİMELER

Kelimelerin gücü var. Bunu herkes biliyor. Bazen bıçağın bile açamadığı yaraları açıyorlar. Doğru yerde ve zamanda kullanılmazlarsa insanı rezil edebiliyorlar. Ağızdan çıktılar mı bir daha asla oraya geri dönmüyorlar. Havada görünmez enerji şeklinde uçuşup sonsuzluğa gidiyorlar. Yerli yerinde güzellikle kullanıldılar mı, mutluluk dağıtıyorlar. Herşeye muktedir onlar.

Ben kelimelerin bizler gibi hayatları olduğunu da düşünüyorum. Doğuyorlar, büyüyorlar ve yaşlanıp ölüyorlar. Bazılarına en sevdiğimiz dostlar gibi her an uğruyoruz. Bazıları sevilmiyor, talihsizler, pek yanlarına yanaşılmıyor. Özellikle yaşlı olanlar, tarihi geçmiş muamelesi görüyorlar, anlaşılamıyorlar. Huzur evine bırakılmış yaşlılar gibi arada sırada ziyaret ediliyorlar, kimilerinin hiç ziyaretçisi yok.

Bazı kelimeler terbiyesiz, bazıları asi gençlik... Devamlı bir başkaldırı. Düşünün bakalım hangileri?

Popüler olanlara ne demeli? Hop bir anda herkesin ağzındalar. Hayır; ne nerden doğdukları belli, ne kimden? Orijin: bilinmiyor. Kanka gibi mesela. Benim şahsen pek sevmediğim ve kullanmadığım bir sözcüktür kendileri. Varoşlardan çıkıp, sosyetenin göbeğine oturmuş gibi sırıtıyor ortalıkta. Anneannemin böyle durumlar için sık kullandığı bir deyim vardı. 'Eteğinin altından alı görünüyor.' derdi. Kanka böyle bir kelime işte.

Hımm, bir düşündüm şöyle, kafamın kırk ambarında dolandım. En sevdiğim kelimeler hangileri diye?!
Birinci sıraya sevgi anlatan kelimeler oturdu. Aşk anlatan bütün sözcükler güzel. Onay verenler güzel. Anne güzel, mutluluk güzel. Keşke güzel değil. O geldi mi aklıma canım sıkılıyor. En çok ona...

Bir de hiç beklemediğimiz anda hayatımıza girenler var. Bir anda öğreniveriyoruz onları, bilmediğimiz bir lisanda olsalar bile. Benim böyle bir kelimem var. 'Attraversiamo'. İtalyan olur kendileri. Bana göre çokda yakışıklı. Verdiği his öyle en azından. Elizabeth Gilbert'in 'Eat, Pray, Love' adlı kitabıyla bir anda meşhur ettiği bir kelime bu. Kitap ve ardından çekilen filmle, kelime beynime kazındı. Aramızdaki ne bilmiyorum ama aklımdan çıkaramıyorum... Bunda filmi birden fazla seyretmiş olmamın etkisi var mı diye düşünüyorum? Olsun ama, kelime yine de güzel. İnsanın italyanca öğrenesi geliyor. 'Attraversiamo'...
Filmin bir sahnesinde Julia Roberts'ın dediği gibi 'What a beautiful word?' Türkçe'de 'karşıdan karşıya geçelim' gibi bir manaya gelsede, İngilizce'de 'let's cross over' gibi birden fazla manaya gelebilecek anlamda. Bakalım şöhreti ve bendeki etkisi ne kadar sürecek? Ti amo Attraversiamo!

28 Eylül 2011 Çarşamba

HAYAT ARKADAŞLARLA GÜZEL

Bir kere daha teyid oldu. Hayat arkadaşlarla güzel! İstanbul'dan buraya gelirken, ailem ile beraber arkadaşlarımdan da ayrılmak zor gelmişti bana ve buradaki ilk ay pek de kolay geçmedi. Evi düzene koyma koşturmacası ve yorgunluklarının yanında arkadaşsızlık da canımı acıtmaya başlamıştı. İnsan yorgunluğunu bir kahveyle paylaşacak bir can arıyor. İngiltere'de bu dönem bir hayli uzun sürmüştü. Çok yalnız kalmıştım. Sanmayın ki yapışkanım ve her dakika birileriyle olmam gerekiyor. Yok öyle değil. Ben en yoğun günlerimde bile, bir iki saat kendi kendimle kalmayı severim. Okurum, yazarım, scrapbooking yaparım. Gece yatmadan da bir müddet sessiz kalıp kafamı boşaltmak ihtiyacı duyarım ama nerede olursan ol insan insanın derdini alıyor, hayatına anlam katıyor. Hele böyle aynı yolun yolcusuysanız.

Bu sefer çok şanslıyım. İki haftadır buradaki Türklerle bir araya gelme imkanı bulduk. Şu ana kadar beş aile ile tanıştık. Hepsi de expat olarak gelmişler buraya. Bizim gibi çok yeni gelmiş olan da var, üç dört senedir burada yaşayanda... Bu ortama girince gurur duymaktan kendimi alamadım. Arkadaşlarımız uluslararası firmaların üst düzey yöneticileri, bu pozisyonda olan bayanlar da var, bu daha da gurur verici tabii ki...
Adet haline getirmişler, her cuma cumartesi akşamları bir yerde yemek yeniyor. O hafta kim katılabiliyorsa toplanıyoruz. Yeniyor, içiliyor, şamata, gırgır, muhabbet. Biz kızlar haftaiçi gündüzleri de buluşuyoruz. Öğle yemekleri, gezmeler. Ben burada yeni olduğum için onlardan bir çok şey öğreniyorum. Ne nereden alınır? Nereye nasıl gidilir? Yalnızlık yok yaşasın!

Burada olan ve alışılması gerekilen bir durumda yeni gelenler olduğu gibi gidenlerin de olması. Bu hafta bir aileyi Türkiye'ye gönderdik mesela. Onlar dört senedir buradalarmış ve artık dönme vakitleri gelmiş. Böyle bir devinim var işte burada.

Benim açımdan umutsuzluk ve yalnızlığımı yitirdiğim haftaydı bu hafta.

Not: İstanbul'daki arkadaşlarım, canlarım sizleri özlemek bitmedi. Sizlerle biraraya gelmeyi dört gözle bekliyorum.

18 Eylül 2011 Pazar

KÖK



Böylesini hiç görmemiştim. O kadar çok yağmur yağıyor ki burada, ağaçların kökleri toprakta su bulmak için derinlere inme ihtiyacı duymuyor. Kökler dışarda toprak yüzeyinde kalınlaşmış, değişik bir manzara... Bu ağaçları görünce benim köklerim nerede diye düşündüm? Kendimi bu ağaçlar gibi hissettim, köklerim açıkta! Geleli beri doğrudürüst yağmur görmedim deyip duruyordum. İki haftadır görüyorum. Yağdımı öyle bir yağıyor ki... Herşeyi silip süpürüyor, önüne katıp götürüyor. Hani öyle bir niyetim de yok ama burada kök salmak çok zor zaten. Kendimi kendi topraklarımda iyi hissediyorum, iklimini bulmuş bitki gibi çiçek açıp, serpiliyorum. Umarım buralarda solmam.

Not: Ailemi, arkadaşlarımı, İstanbul'u çok özledim.
Uçuk Fikir: Şu ışınlanma işini halletseler de insan istediği zaman gidiverse sevdiklerinin yanına...  

13 Eylül 2011 Salı

SENTOSA


Sentosa Adası Singapur'un güneyinde bir eğlence adası. Burada herşey var, oteller, spalar, plajlar, restoranlar, golf sahaları ve marina. Singapur'un en büyük kumarhanesi de burada açılmış. Buraya taşınmaya karar verdiğimizde Sentosa'da da ev bakmıştık ama merkeze ve okullara uzak diye ben sonradan vazgeçmiştim. Hala da aynı fikirdeyim. Sentosaya arabayla, monorail ile ya da teleferikle geçebiliyorsunuz. Geçen hafta sonu kızlara eğlence olsun diye Universal Studios'a bilet alıp Sentosa'ya gittik. Daha evvelki gelişlerde plajlarını ziyaret etmiştik ama buranın da denizi beni pek açmamıştı açıkçası. Ben Ege'yi, Akdeniz'i arıyorum. Yalnız plajlardan birindeki yapma dalga havuzunda sörf yapmayı öğrenen insanlar vardı. Sanıyorum Wave Cafe'ydi oturup yemek yediğimiz ve bu insanları seyrettiğimiz yer. Balım da Hanzade de kesin denemek istiyorlar, çok eğlenceli görünüyordu.

Universal Studios Amerika'dakinden çok daha küçük ama belli başlı aktiviteleri burada da var. Kızlar çok eğlendiler. Şu Cylon denilen en korkunç roller coaster'a bindik. Ben dört kere yapabildim, Balım'ın kaç kere yaptığını söylemeyeceğim... Dörtten çok fazla... Hanzade ilk defa yaşına uygun bir roller coaster'a bindi. Azıcık korktu ama Balım ile yarışma huyu burada da baskın çıktı, gık bile demedi hınzır. Bu ne hırstır yahu...

Universal ile ilgili asıl söylemek istediğim, aslında bana herşeyin komik hatta tuhaf gelmiş olması.
Öyle bir hisse kapıldım ki sanki Singapur'a yakışmamış. Çok Amerikalı. Geçenlerde biryerlerden dönerken şehir merkezi ile ilgili de aynı hissetmiştim, sanki Amerika'dayım ya da Londra City'deyim. Universal de mumya kılığına girmiş Çinliler zorlama olmuş işte... TGI, Chili's, Starbucks ne kadar Amerikalı yiyecek içecek zinciri varsa burada. Koca bir Amerikan bayrağı... dünya hakimiyetini gözüne gözüne sokuyor adamın. Kültürler eriyor mu ne ve sadece Türkiye de de değil? Gerçi ne bekliyordum ki, bilmem? Benim uzak doğudayım diyebilmem için Endonezya, Vietnam gibi ülkelerin ücra köşelerine gitmem gerekecek galiba...

Bu gezintiler böyle devam edecek tabii, ben asıl kızları Botanik Bahçelerine, Kuş Parkına, bir de buradaki Hayvanat Bahçesine götürmek istiyorum. Botanik Bahçelerini gördüm çok hoş bir yer! Hele bir orkide bahçesi var ki gerçekten görülmeye değer. Orası tabii başlı başına bir yazıyı hak ediyor. Duyduğuma göre Hayvanat Bahçesi de çok iyiymiş...  

6 Eylül 2011 Salı

TAVUK VE BEN


Bir insanın tavukla ilişkisi ne olabilir ki? Et cinsinden her türlü şeyi sevdiğim ve yediğim için (domuz hariç), tavukla da aramızda bir bağ var haliyle. Ayrıca küçücük yaşımdan evlenene kadar her yaz babamların Çatalca'da ki bahçeli evlerine gittiğimiz için bazı hayvanlarla daha yakınım. Kedi, köpek, güvercin, ördek, tavuk ve horoz bu bahçenin esas sahipleriydi uzun yıllar. Bazen kısa kalan ziyaretçiler de olurdu, kuzu ve at gibi. Babamın su katılmamış saf süte olan merakı yüzünden, bir ara inek bile almayı düşündüğünü hatırlıyorum. Annem mani olmuştu, sinek, koku falan olur diye.

Neyse tavuklara dönersek; bunlar belli saatlerde bahçede serbestçe dolaşırlar, (doğal gıda ile besleneceklermiş efendim, yine babamın takıntısı, tam organik olacak yani anlayacağınız) köpeğimiz Tok da bu saatlerde çok daha keskin bakışlı olur, ah şunlardan birini elime geçirsem diye düşünürdü, bağlı olduğu halde... Bu ortamda iki tane de horoz, biri acayip süslü ve yakışıklı. Annem adını çapkın takmış. Tam adının adamı. Biz çocuklar bu tavuklarla horozların ilişkisini yakından izliyoruz tabii. Herşey doğal ortamında. Akşam olduğunda evlerine giriyorlar. Elde edilen yumurtaların rengini, tadını ve kalitesini anlatmama gerek yok sanırım. Ben hala daha öyle sarısı ve tadı olan yumurta yemedim. Bu marketlerde organik diye satılanlar bile bizimkilerle aynı değil valla. (En büyük yumurta bizim yumurta, hih hih hih) Neyse birgün ben, çocuk aklı, bu yumurta bu tavuktan nasıl çıkıyor diye merak ettim. Sabah gidip kümesten yumurtaları topluyorum ama nasıl çıktığını bir türlü bilemiyorum. Tabii seneler sonra bir anne olarak çok iyi anlayacağım ama daha erken!!! Birgün azmettim, girdim kümese sindim bir köşeye bekliyorum. Aradan ne kadar geçti bilemiyorum ama tavuklardan biri başladı bağırmaya, anladım geliyor benim yumurta. Bugün gibi gözümün önünde yumurtanın doğuşu, ilk dışarı çıktığında kabuğunun aslında sıcak ve yumuşak oluşu... Kaptım yumurtayı, fırladım kümesten dışarı 'Anneee anneee bak yumurtama'. Eve gelene kadar anında kaskatı oldu kabuk tabii.

Şimdi bunu niye anlattım. Bu tavukla olan ilk enteresan anım. Geçenlerde bir de ikincisi vuku buldu da ondan! Her ev kadını gibi bende tavuk alıp, pişiriyorum. Türkiye de belli başlı markaları, genelde de organikleri, İngiltere'de cornfed dedikleri cinsleri alırdım. Hepsi de paketlenmiş halde olur ya bunların, geçenlerde burada da paket halinde bir bütün tavuk alıp buzluğa atmıştım. Bir iki gün evvel şunu çözdüreyim de, tavuk suyuna terbiyeli bir şehriye çorbası olsun, fırında tavuk, yanına domatesli pilav falan filan... Sabah Billy'e tavuğu buzluktan çıkarıp, paketini açmasını ve çözülmesi için bir tabağa koymasını söyledim. Hava sıcak herşey çabucak çözülüveriyor zaten. Sonra Billy'i alışverişe gönderdim. (burada evde yalnız olmam önemli o yüzden belirtiyorum) Bi zaman sonra çözüldü kendileri. Elime aldım şöyle bir güzelce yıkayacağım iç dış. Bacakları içine sokulmuş bu Singapurlununda, Türkiye'deki kardeşleri gibi. Çekiiiim bacakları dışarı dedim, önce birincisi ve benden bir çığlık ve ciyaklama.... 'Anneeeeee'!!! Billy olsa evde kesin korkardı sesimden. Tavuğun içinden bir çift pençe çıkmaz mı? Tırnakları falan herşeyi duruyor. Kesmemişler! Tavuğu çevirdim, Allah'ım başı da duruyor, sırtına yapışık bir şekilde, bir çift göz bana bakıyor! Bir daha 'Anneee'... Ölü hayvanı elimden tabağa nasıl bıraktım bilmiyorum. Billy gelince başını, ayakalarını kesti ne yaptıysa yaptı. Mutfağa bile girmedim. Sonra bana söyledi, meğerse burada yeniyormuş o pençeler, baş falan. Hatta markette dikkatli bakınca sadece pençelerin satıldğı paketlerin olduğunu da gördüm.

Yaa işte, öyle hayvanların arasında olmak, büyümek falan yetmiyor demek insana, gördünüz mü İpek Hanım? Bu yaşta da mutfakta çığlık attım ya, helal bana!!!

5 Eylül 2011 Pazartesi

DOĞU SAHİLİ




Haftasonu East Coast'a (doğu sahili) gittik, çocuklarla beraber. Bir yerde okumuştum, Singapur'da bir yerden bir yere gitmek en fazla 20dk. sürer diye. Trafik yoksa bu doğru. East Coast upuzun bir sahil. Parklar, lokantalar, su kayağı ve sörf okulları, kamp alanları var. İnsanlar koşuyor, bisiklete biniyor, piknik yapıyor. Bir kalabalık, bir kalabalık! Denize girenler vardı ama burada öyle pırıl pırıl bir su beklemeyin. Denize girilen temiz sahiller varmış ama biz henüz keşfedemedik oraları. Diğer seçenek, arabana atlayıp Malezya'ya geçiyorsun. Olmadı gemiyle buranın adacıklarından birini ziyaret ediyorsun. Biz burada sadece ayaklarımızı ıslatmakla yetindik. Hava rüzgarlı, ben deniz kenarına gelince memleketime özlemli...

Denizde, açıklarda bir sürü şilep görünüyor, görünenlerin sayısına bakılırsa, Singapur Limanının yoğunluğu tahmin edilebilir. Burası Singapur'un temizlik adına edindiği şan ve şöhreti lekeleyecek kadar pis. Yani bunu yerlerde gördüğüm çöpler için söylüyorum. Kalabalık ve rüzgarın etkisi pek tabii...
Kumsalda karşılaştığımız en güzel sürpriz kocaman bir kumdan kaleydi. Castle Beach denilen yerde, bir takım gençler gördüğümüz en büyük kum kalesini yapıyorlardı. Hanzade çok beğendi!

Sahilde ayaklarımız suda yürüyoruz bir müddet. Denizden sahile vurmuş bir sürü atık görüyorum. Pet şişe birinciliğini koruyor burada da. Ayakkabı, terlik tekleri, oyuncak parçaları, mazot atıkları. Daha ne olsun? Bu terlik teklerini görünce çocukluğum aklıma geldi, şimdi bu parmak arası terliklere flip-flop deniyor! Eskiden tokyoydu adı (en azından türkçede) ve tokyo flip-floplara göre kat be kat daha rahattı. Annem hiçbir zaman almadı bana bunlardan ama ben babaannemlere gittiğimde tam bir sokak çocuğu olduğum için ve ordaki bütün kızlar tokyo giydiği için ısrarla aldırırdım her yaz. Şimdi burada yürürken bunları düşünmem ne garip. Bir tek nesne insanı nerelere götürebiliyor?

East Coast' ta ki günümüzü sahildeki lokantalardan birinde yemek yiyerek noktaladık. Bence günün en keyifli kısmı da buydu. Ah zaten yemek yemeği bu kadar sevmesem, spinninglerde canım çıkmayacak! Denize, uzaklara, İstanbul'un hayaline baka baka yedim Çin yemeklerini.

Not: İstediğim gibi bir fotoğraf makinası alamadım henüz. Aldığımda daha güzel resimler ekleyeceğim yazılarıma.

1 Eylül 2011 Perşembe

ATALET


Size de oluyor mu, bilmem? Bana bu aralar sık olmaya başladı. Kendimi sanki bir rüyadaymış gibi hissediyorum. Buralara kalkıp gelen, eşyaları seçen, evi kurup süsleyen, çocukların okullarına gidip öğretmenlerle görüşen ben değilim. Rüyamdaki o kadın. Ben dışardayım, seyrediyorum sadece. Hatta öyle bir boyuta vardı ki bu, ben her şeye tepeden bakıyorum. Yükseldim, yukardan kendimi görüyorum, küçücük bir kadın... gidip gelip duruyor işte. Tüm kaslarım benim kontrolümden çıktı, benim dışımda gelişiyor her şey. İtiraz etsem, hayır bunu yapmıyorum desem de bir şey değişmeyecek. Vücudum benim yönetimimde değil. Başka bir güç var sanki beni yöneten.

Ah, bir de atalet denilen sinsi yılan var içime sızmaya çalışan. Kendisini çok iyi tanıyorum. Ara ara yoklamışlığı vardır beni. Özellikle İngilterede sık sık ziyaret ederdi kendileri. Oranın havası da pek müsaitti bu sinsinin eline düşmeye. Bazı günler yataktan bile çıkmak istemezdi insan. Hava soğuk, yağmurlu ve karanlık. Yatak çağırır insanı... Şöyle derdi çoğu zaman 'Gel kıvrıl bana, ört üstünü, uyu dinleyerek yağmurun sesini.' Böyle zamanlarda bu sinsiyle aramda amansız bir savaş başlardı. Bazen o kazanırdı, bazen ben. Ama o alçak psikolojik savaşırdı, ben kılıç kalkan! Biraz zayıf olsanız depresyon denen canavarın eline düşmeniz işten olmaz!!! İstanbul bana çok iyi gelmişti. Şehrin hareketliliği ve sizi amansız törpülemesi midir, artık nedir? Bir hareket, bir bereket. Arkadaşlar, buluşmalar, koşturmalar. Sinsi yanıma bile uğrayamadı. Özlemiş besbelli. Şimdi burda nerdeyse evin %90'ı tamamlanıp, iş aksesuarlara kaldı, çocuklar ve okulları, aktiviteleri düzene girdi ya, hop hazret buyurdu hemen. Ee, arkadaş da kısıtlı, yok bile sayılır. Otur diyor, kalkma yerinden. Yazını da yazma.. aman kim yazacak şimdi, yazacaksın da n'olucak? Bak US Open var televizyonda, bütün gün otur seyret.. havuza inme, yüzme, spora da gitme, terlersin durduk yere. Hmm ben çok iyi tanıyorum bu sesleri. Hayır hiç niyetim yok tuzaklarına düşmeye. Hemen yerimden kalkmalıyım. İş olanaklarını araştırmalı, ilgilendiğim kurslarla irtibata geçmeliyim. Fransızcamı ilerletmeyi düşünüyorum ya da yeni bir lisan öğrenebilirim mesela. Çinceye ne dersiniz? İlk cümlemi öğrendim bile. Balım öğretti. Wo ài ni.. seni seviyorum demek. Ne güzel şey, en güzel şey seni seviyorum diyebilmek ve yapabilmek. Her şeyi ve herkesi sevebilmek.

Evet ben kendime gelmeliyim biran evvel. Ataletle savaşım başladı anlayacağınız. Harekete geçeceğim hemen, şu rüyadan uyanır uyanmaz.

26 Ağustos 2011 Cuma

GARİP ADETLER



Çin astrolojisi dünyanın en eski astroloji kurgusuymuş. Aslında bu astrolojide sadece 12 değişik hayvan ile betimlenen bir kavram bulunmuyor. Bunların yanında; tahta, ateş, toprak, metal ve su gibi değişik beş element kavramı daha var. 12 değişik burç beş element tarafından yönetiliyor. Her bir element tarafından yönetilen süreçler ele alınırsa, her burç 60 yıllık ara ile geliyor. Antik Yin ve Yang kavramlarının eklenmesiyle klasik Çin horoskopu ortaya çıkıyor.

Bu temsili 12 hayvandan bazıları fare, yılan, ejderha, tavşan, domuz, at... Bu sene tavşan yılı mesela. Çin yeniyılı şubat ayına denk düşüyor. Şubattan şubata doğanların tümü tavşan. Ayy ne tatlı!!! Şubat ayında Orchard Caddesi çiçeklerden yapılmış kocaman kocaman tavşanlarla doluydu.
Tavşan, ejderha falansan iyi de diğerlerinin bazıları pek sevimli değil. Mesela 1966 senesi yılan yılı. Okay şubattan önce doğduğu için at olduğu konusunda ısrarlı, e haklı da tabii, kim yılan özellikleri taşımak ister? Bendeniz de horoz oluyorum. Kanımca domuz olmaktan iyidir!
Sonuçta Çin astrolojisi ile ilgili şu kanıya vardım. Ben bizim astrolojiye sadık kalayım, ikizler burcu, yükselen başak bildiğim şeyler. Şimdi bu Çin işi beni ve bilgilerimi bozacak.

Geçenlerde balkonda oturuyorum, kahvemi içtim, hem düşünüyorum hem etrafı inceliyorum. Aaaa bir baktım karşıki evlerin bahçesinden acayip yoğun bir duman yükseliyor. Yangın mı çıktı nedir, acaba itfaiye çağırsam mı diye gel-git yaşarken, baktım yoldan geçenlerde bir telaş yok. İşte pusetli bir anne hem bebeğini itiyor, hem de koşu yapıyor. İki adam konuşa konuşa yürüyorlar aynı yerden.
Kafalarını bile çevirmediler dumana. Herhalde bahçede ot falan yakıyorlar diye düşündüm sonra. Aradan geçti 2-3 gün, işin aslını Annette'den öğrendim. Meğerse ağustos ayı Çin inanışına göre kötü ruhları kovma ayıymış. Evlerinin, işyerlerinin önünde kağıt cinsinden ne buluyorlarsa yakıp kötü ruhları kovuyorlarmış. Allah Allah benim bildiğim kötü ruhlar daha çok dumana, ise pusa gelir. Daha sonra pekçok sokakta rastladım bu kağıt yakma işine. Ortalığı bir is ve kül kaplıyor.

Bir de küçücük sunakları çok tuhaf. Ne yalan söyleyeyim, benim daha çin'di hint'ti doğru dürüst bir tapınak gezecek durumum olmadı. (zaman verin daha çok yeniyim burada) Kısmetse birgün girip içlerini bir inceleyeceğim. Yalnız chilli crab yemek için gittiğimiz bir mahalle lokantasının bahçesinde küçücük bir sunak, içinde artık alçı mıdır, tahta mıdır bir heykel, heykelin önünde de bir sürü muzu görünce tebessüm etmekten ve Okay'a 'Bu muzlara ne oluyor, kim gelip alıp yiyiyor?' diye sormaktan kendimi alamadım. Cevabını o da ben de bilemedik, lokantanın sahibine sormak cesaretini de gösteremedik.

Başımdan geçen bir başka ilginç şeyde rakamlarla ilgili. Buraya taşınınca haliyle bir cep numarası edinmem gerekti. Geldikten bir hafta sonra Okay ile gittik buranın Türkcell'ine. İşte oydu buydu, o paket bu paket, seçtik paketimizi. Adam elime A4 büyüklüğünde 4-5 sayfa tutuşturdu. Seçin numaranızı dedi. Bir sürü numara. Biz Türkiye de genelde kolay akılda kalacak numaralar seçeriz ya, burada da öyle yapayım dedim. Neyse ben seçtikten sonra Okay dönüp demez mi, 'Bak görüyor musun neredeyse hiç 8'li numara kalmamış çünkü 8 iyi şans, bolluk, bereket anlamına geliyormuş, çok fazla da 4'lü numara var, o da ölümü çağırıyormuş'. Ayy baştan söylesene yahu 'bak benim numaramda da bir tane 4 var işte!'
Böyle hurafelere pek inanmam ama eve gelince internete girip incelemeden duramadım. İş tamamen seslerle ilgili. Çince de 8'in okunuşu, bolluk bereket kelimesinin ses tınısıyla aynı. Aynı şey 4 rakamı içinde geçerli. Çin de birileri tüm rakamları 8 olan telefon numarasına, araba plakasına rekor miktarda para ödemiş. No'su 8 olan evler, apartmanların 8. katları kapış kapış... Çin olimpiyatları özellikle 8.8.08 de başlatılmış, bu böyle uzayıp gidiyor.

Neyse ki benim numaramda bol miktarda 9 var. O da Çin İmparatorunu temsil ediyormuş. İmparatorun elbisesinde 9 tane ejderha figürü işliymiş ve 9 şanslı rakam sayılıyormuş. Oradan kurtardık inşallah!       

23 Ağustos 2011 Salı

WE LOOK LIKE EACHOTHER (BENİ AĞLATAN HİKAYE)

Annette ve Poul ile yemekteyiz. Şu anda burada görüştüğümüz tek aile. Okay'ın çalıştığı şirketi Poul'ün dedesi kurmuş. Danimarka'nın en önemli sanayicilerinden biri. Babası şirketi çok ilerilere taşımış, bir dünya devi haline getirmiş, bu aralar şirketin vakfının başkanlığını yürütüyor. Poul ve Annette iki çocukları ile beraber beş senedir burada yaşıyorlar ve son derece memnunlar burada olmaktan. Bizim yaşlardalar, çok şekerler ve hayatımda gördüğüm en mütevazi insanlar.

Yemekte konuşulan konulardan biride Avrupa da süregelen ırkçılık olayları oluyor. Annette Danimarkalıların da yabancılara tahammülü olmadığını, onları memleketlerinde istemediklerini ve bu yüzden kendisinin utanç duyduğunu söylüyor. 'Burada olmanın en sevdiğim yanı, çocuklarımın çok kültürlü bir ortamda diğerlerine karşı hoşgörü sahibi olarak yetişmeleri' diyor ve sonra başından geçen bir olayı anlatıyor.
Beş sene önce Singapur'a yeni taşındığımızda şu anda on yaşında olan kızım okula başladı. Bir iki ay sonra birgün;
- Anne yarın eve bir arkadaşımı getirebilir miyim?
- Tabii tatlım, arkadaşının adı ne, nereli?
- Nereli olduğunu bilmiyorum. We look like eachother! (Birbirimize benziyoruz)

Bu konuşma üzerine Annette evlerine bir Danimarkalı ya da Alman kızçocuğu bekliyor çünkü kızı sapsarı saçlı ve mavi gözlü. Ertesi gün okul servisi kapılarının önünde durunca, otobüsten kızı ve yanında Koreli bir kız iniyor. Çok şaşırdım ne diyeceğimi bilemedim diyor Annette. Evine gitme vakti gelince annesi gelip aldı arkadaşını, ben hemen kızımın yanına gittim.
- Arkadaşın hani sana benziyordu?
- Evet benziyor. Aynı boydayız, ikimizin de kulakları delik (küpe için), saçlarımızın boyu ve şekli aynı, aynı şeyleri giymekten hoşlanıyoruz, aynı oyuncakları seviyoruz, vb...

Hikaye bana çok dokundu, sonunda gözlerim doldu, kendimi tutamadım ve yaşlar yanaklarımdan aşağı süzüldü. Çocuk saflığını ve güzelliğini bu kadar net anlatan başka bir şey olabilir mi? Annette'in kızı farklılıkları görmek yerine, benzerlikleri algılamıştı tamamen. Birini sevmek bu demekti işte!

Biz insanoğlu ne zaman kirlenmeye başlıyoruz acaba? Hırslarımız, kıskançlıklarımız, komplekslerimiz, yalanlarımız hangi yaşta ortaya çıkmaya başlıyor ve neden?

Hep çocuk saflığında ve temizliğinde kalsak olmaz mı? Açık olsak, gizli ajandalarımız olmasa...

Not: Benim fırtına kızım Hanzade'nin 'annecim bana benziyor' diye hangi en iyi arkadaşını eve getireceğini merakla bekliyorum.

21 Ağustos 2011 Pazar

MOSKOVA

Londra'dan havalanıp, dört saatlik bir uçuştan sonra hiç de alışık olmadığım tarzda bir havaalanına iniyorum. Bu komünist rejimden geçmiş olan bir ülkeye ilk gelişim. Avrupa gibi değil. Dökülüyor heryer. Soğuk, garip bir yer! Aylardan mayıs. Sene 1998. Kucağımda Balım 18 aylık. Okay da yanımızda ama o alışık bu ortama. 91'den beri bilmem kaçıncı defa gelişi buralara. Yeltsin elini kaldırıp tankların önünde durduğu zamanda buradaydı. Yine iş için geldiği bu şehre, bu defa biz de geliyoruz yanında. O dönem için orada yaşayan sevgili arkadaşlarımız Berna ve Sunay'larda kalacağız. Pasaport kontrolünde bayağı tedirgin oluyorum. Amerika'dan beter. Sanki suçluyum. Ne var yahu?! Turistiz işte. 5 gün kalıp, şehri görüp döneceğiz. Komünizmin insanlara neler yaptığını, nasıl tembelleştirdiğini, dünyadan nasıl izole, herşeye kapalı ve geri kaldığınızı, insanların yüzündeki umutsuzluğu görüp döneceğiz. Mayıs ayında nasıl soğuk bir hava! Evet burası Moskova!
O zaman görülmesi gereken yerleri görüp dönmüştük. Ben içimden 'Bir daha da gelmem herhalde' diyerek.

Okay'ın çalıştığı şirketin çok güzel bir geleneği var. Her sene bu aylarda 75 ülkenin genel müdür ve direktörleri eşleriyle beraber, seçilen bir ülkede toplanıyor. 5-6 günlük bir program. Yöneticiler bu 5 günün birinde çalışıyorlar. O gün eşlere ayrı program yapılıyor. Etraf tanıtılıp, gezdiriliyor. Diğer günler hep beraber turistik gezi ve programlar. Son gün kapanışta balo! Tuvalet ve smokin giyilmesi zorunlu.

Geçen sene Danimarka da bir sonraki toplantının Moskova da olacağı açıklanınca çok da memnun olmamıştım. 'Amaaan ben gördüm orayı, gitmediğim bir yer olsaydı keşke' demiştim. Arjantin var, Brezilya var...

Neyse Singapur'a geldikten on gün sonra, gerisin geri tekrar on saatlik uçuş ve Moskova. Onüç senede bir şehir bu kadar mı değişir? Nerede dökülen ve gaz kokan arabalarınız Lada'lar Çayka'lar? Yerlerini Mercedes'ler, Range Rover'lar almış... Bütün markalar akın etmiş, birbirleriyle yarışıyorlar. Oteller yenilenmiş. Moskova dünyanın en pahalı şehirlerinden biri haline gelmiş.

Hava bu mevsimde harika ve güneşli. Caddelerde yürüyen uzun boylu, nefis Rus kızları! Hep topuklu ayakkabılar! Tıkır tıkır... Şahane bir program, Çarlık Rusyasından kalma saraylara ziyaret. Kremlin, dehasına ve zarif işçiliğne hayran ve aşık olduğum Faberge! Bolşoy Balesi, Red Army Korosu, Rus halk ezgileri çalan muhteşem bir orkestra eşliğinde nefis yemekler ve akıbetlerine hep üzüldüğüm Romanoff'lar!
Aslında atalarımın topraklarını (Kırım) işgal edip, türlü zulümler çektiren bu ırka garip bir şekilde kendimi yakın hissediyorum. Sokaklarda babaanneme, amcama ve onların çocuklarına benzer suratlar görüyorum. Nedense?

Bu seferki deneyim birincisinden çok farklı. 1991 senesinde doğan bebekler şimdi 20 yaşındalar. Yeni nesil bambaşka. Komünizmi anne-babalarından ve dedelerinden dinliyorlardır ancak herhalde, anlayabilirlerse....

Bize gelince, bir kere daha Türkiye'yi en güzel şekilde temsil ettik diye düşünüyorum. Sonuçta Moskova'nın benim için çok hoş bir anısıda oldu. Hayatımda aldığım en güzel iltifat burada oldu... Seneye Çin! Yaşamak, gitmek, görmek nasib olursa...

Aldığm en güzel iltifat: You are a Goddess!












   

14 Ağustos 2011 Pazar

ÇİÇEK ŞEHRİ

Singapur'un bilinen ilk insanları Çinliler ve Malaylarmış. 1819 yılında İngilizler burayı işgal ediyorlar ve Singapur ancak 9 Ağustos 1965'te ayrı bir devlet olabilyor. İngilizlerin buradan çekilmesi ise 1971 yılını buluyor.

Burası 622 kilometrekare civarında bir ada devleti. Kendisine ait 40 kadar adacık var. Malay yarımadasına 1200m. uzunlukta bir demir ve karayolu ile bağlı. İklimi tropikal doğal olarak. Ortalama sıcaklık yıl boyu 28-30 derece. Ben geleli beri henüz aşırı bir sıcak ve nem ile karşılaşmadım. Nüfusu 5milyon kadar. Çoğunluk Çinli (%77). Geri kalanlar Malaylar, Hintliler, diğer azınlıklar ve expat'ler. Dinlere girmeyeyim. Budist, taoist, hindu, müslüman ne ararsan var.
Bunlar genel bilgiler.

İlk gözlemlere gelince;
Bence dünyanın bu kısmında acayip bir insan fazlalığı var. Örnek mi?
Çin                1,5 milyar
Vietnam        87 milyon
Endonezya    230 milyon
Filipinler       85   milyon

Son derece kalabalık bu ülkeler. O yüzden iş yok. İnsanlar çalışmak için akın akın başka ülkelere gidiyorlar. Singapur küçücük bir şehir devleti olmasına rağmen yüzölçümüne göre burası da kalabalık. Yer yok. Binalar genellikle birbirine yakın, bahçeler küçük ve modern mimariler yüksek.
Orchard Road en popüler caddesi ve burada yürümek özellikle haftasonları ızdırap olabiliyor. Deli gibi bir alışveriş durumu var. 100'er metre arayla üç Louis Vuitton, iki Gucci, iki Prada görebiliyorsunuz. Kapılarında içeriye girmek için kuyruk olmuş insanlarla beraber... Nedir bu uzakdoğuluların marka hastalığı anlamak mümkün değil? Geçenlerde televizyondaydı burada, haber yapmışlar. İnsanlar yemeyip içmeyip marka eşya alıyorlarmış. Oturdukları evler dökülüyor ya da evleri yok kiradalar ama üst baş marka. Hani paran olur alırsın, bu durum ne böyle..? Sosyolojik açıdan incelenmesi lazım bence.

Orchard Road da bekar ya da yalnızsanız hele  de Avrupalıysanız (beyler için söylüyorum) gece 10-11den sonra yanınıza yaklaşıp 'Hey how are you?' diyen Asyalı kızlar çok oluyor. Aslında bu işler burada tamamen yasak ama aç insanlar yasak tanımıyorlar!

Ciklet çiğnemek, yerlere çöp ve sigara izmariti atmak yasak mitleri de doğru. Etrafta trafik polisi dahil hiç polis görmüyorum ama heryerdelermiş. Gerisini siz düşünün.
Trafik genelde yoğun. Motosikletliler İstanbul'dakileri aratacak kadar deli gibi kullanıyorlar. Hemen hergün bir kaza. Geceleri anacaddelerde hız yapan spor arabalar pek fazla.
Trafikteki diğer dikkat çekici şeyde; merkezde ERP (electronic road pricing) diye bir sistem oluşturmuş olmaları. Amaç yoğun saatlerde trafiği rahatlatmak tabii ki de, ama.... Arabanıza bizim OGS geçiş sistemi için kullandığımız türden bir alet takıyorsunuz. Geçtiğiniz saate göre, o yolu kullanıyorsunuz diye, 50cent ile 3-4 singapur doları bayılıyorsunuz. Otoparklarda da bu alet çalışıyor. Otoparktan çıkarken trink... Düşüveriyorlar daha önceden yüklediğiniz paradan.

Yemek hususunda hiç sıkıntı yok. Çin yemeği seviyorsanız zaten yaşadınız ama avrupa ve amerikan restaurantları da bol miktarda var. Bana ilginç gelen Hawker Place dedikleri yerler oldu. Ara ara büfeden büyük, restauranttan küçük 8-10 çin yemeği satan dükkanı yanyana görüyorsunuz. Üstü kapalı bir alan. Plastik masa ve sandalyeler. Pervanelerle soğutmaya çalışıyorlar. Sokak ta yemek yiyen insanlar.. Zaten oldum olası çok severim sokakta, bahçede falan yemek yemeği. Hoşuma gitti işte bu Hawker Place'ler.

Singapur'un en güzel yanı çok yeşil ve heryerin çiçek olması. Tam bir çiçek şehri. Türkiye'de bir sürü para verip aldığımız orkideler burada her yerde.

En popüler yer               : Orchard Road, Sentosa Adası, Marina, Botanik Bahçeleri
En popüler yemek          : Chilli Crab
En popüler içki              : Singapur Sling
En şık otel                      : Raffles Otel
En popüler gece klübü   : Ku de Ta
En popüler restaurant     : Birçok

Bunlar buraya ait ilk izlenimlerim. Devamı gelecektir eminim...