3 Ağustos 2011 Çarşamba

HOŞÇAKAL İSTANBUL

Bu ikinci Hoşçakal İstanbul yazım. Birincisi içime sinmedi. Ne zormuş veda etmek. İlk yazım çok klişe oldu gibi geldi. Ne bileyim işte Hoşçakal İstanbul, ailem, arkadaşlarım, sevdiklerim falan diye başlayıp, işi saçlarımı vapurda uçuşturmaya kadar vardırmışım. Herkesin yazdığı gibi bir İstanbul yazısı olsun istemiyorum aslında.
Peki şöyle diyeyim: Gidiyorum İstanbul. Kalbimi sıkan bir çift çelik el, midemde bir koca kaya ama yine de enerji dolu ve mutlu olmaya çalışarak... Heyecanlı mıyım? Yoo değilim. Off ne duygusuz biriyim.
Yok ben yine birinci denememe döneyim.

Daha yeni kavuşmuştuk İstanbul. Dört sene dört aycık sürdü mutluluğumuz. Onbeş milyon içinde ben mi buldun gönderecek? Niye kızdın da bıraktın ellerimi, açtın sarıp sarmaladığın kollarını? Yeteri kadar hasret kalmamış mıydık geçmişte? Onüç sene ben değil miydim seni deli gibi özleyen? İngilterelerde 'Bir başkadır benim memleketimi' dinleyip dinleyip inleyen? Yoksa özellikle mi yapıyorsun?
Aşkımı bilip de, en güzel ve bitmeyen aşklar kavuşulamayandır, hep hasret çekilendir, uzaktan bakılıp iç geçirilendir diye...?
Olsun sen beni gönder bakalım! Ben sende doğdum, büyüdüm. Moda bebekliğim, Erenköy çocukluk ve gençliğim, İki yaka boğaz anneliğim.. Sen beni bıraksan da ben seni bırakmam. Yine gelirim simidini yemeğe, Rumeli Hisarı Sade Kahve de kafamı dinlemeye, Sarıyer de balık yiyip, Moda da anıları tazelemeye. Yürürüm caddelerinde, sokaklarında. Öyle tanıdık bildik işte... Atlarım vapura Kadıköy'den içerek çayımı geçerim Eminönü'ne martıları ve boğazı seyrederek ve saçlarım rüzgara karşı, sonra verelini  Kapalıçarşı...

Şu dünyada birçok yer gördüm ama biliyorum ki hiçbiri yerini tutmadı tutmayacak. Benim dönüp geldiğim yer hep bu topraklar olacak.

Günün Mesajı: Bugün tanıştığım Mustafa'dan geldi günün mesajı. 'Gitmen gerekiyormuş ki çağrılmışsın oralara'.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder