26 Ağustos 2011 Cuma

GARİP ADETLER



Çin astrolojisi dünyanın en eski astroloji kurgusuymuş. Aslında bu astrolojide sadece 12 değişik hayvan ile betimlenen bir kavram bulunmuyor. Bunların yanında; tahta, ateş, toprak, metal ve su gibi değişik beş element kavramı daha var. 12 değişik burç beş element tarafından yönetiliyor. Her bir element tarafından yönetilen süreçler ele alınırsa, her burç 60 yıllık ara ile geliyor. Antik Yin ve Yang kavramlarının eklenmesiyle klasik Çin horoskopu ortaya çıkıyor.

Bu temsili 12 hayvandan bazıları fare, yılan, ejderha, tavşan, domuz, at... Bu sene tavşan yılı mesela. Çin yeniyılı şubat ayına denk düşüyor. Şubattan şubata doğanların tümü tavşan. Ayy ne tatlı!!! Şubat ayında Orchard Caddesi çiçeklerden yapılmış kocaman kocaman tavşanlarla doluydu.
Tavşan, ejderha falansan iyi de diğerlerinin bazıları pek sevimli değil. Mesela 1966 senesi yılan yılı. Okay şubattan önce doğduğu için at olduğu konusunda ısrarlı, e haklı da tabii, kim yılan özellikleri taşımak ister? Bendeniz de horoz oluyorum. Kanımca domuz olmaktan iyidir!
Sonuçta Çin astrolojisi ile ilgili şu kanıya vardım. Ben bizim astrolojiye sadık kalayım, ikizler burcu, yükselen başak bildiğim şeyler. Şimdi bu Çin işi beni ve bilgilerimi bozacak.

Geçenlerde balkonda oturuyorum, kahvemi içtim, hem düşünüyorum hem etrafı inceliyorum. Aaaa bir baktım karşıki evlerin bahçesinden acayip yoğun bir duman yükseliyor. Yangın mı çıktı nedir, acaba itfaiye çağırsam mı diye gel-git yaşarken, baktım yoldan geçenlerde bir telaş yok. İşte pusetli bir anne hem bebeğini itiyor, hem de koşu yapıyor. İki adam konuşa konuşa yürüyorlar aynı yerden.
Kafalarını bile çevirmediler dumana. Herhalde bahçede ot falan yakıyorlar diye düşündüm sonra. Aradan geçti 2-3 gün, işin aslını Annette'den öğrendim. Meğerse ağustos ayı Çin inanışına göre kötü ruhları kovma ayıymış. Evlerinin, işyerlerinin önünde kağıt cinsinden ne buluyorlarsa yakıp kötü ruhları kovuyorlarmış. Allah Allah benim bildiğim kötü ruhlar daha çok dumana, ise pusa gelir. Daha sonra pekçok sokakta rastladım bu kağıt yakma işine. Ortalığı bir is ve kül kaplıyor.

Bir de küçücük sunakları çok tuhaf. Ne yalan söyleyeyim, benim daha çin'di hint'ti doğru dürüst bir tapınak gezecek durumum olmadı. (zaman verin daha çok yeniyim burada) Kısmetse birgün girip içlerini bir inceleyeceğim. Yalnız chilli crab yemek için gittiğimiz bir mahalle lokantasının bahçesinde küçücük bir sunak, içinde artık alçı mıdır, tahta mıdır bir heykel, heykelin önünde de bir sürü muzu görünce tebessüm etmekten ve Okay'a 'Bu muzlara ne oluyor, kim gelip alıp yiyiyor?' diye sormaktan kendimi alamadım. Cevabını o da ben de bilemedik, lokantanın sahibine sormak cesaretini de gösteremedik.

Başımdan geçen bir başka ilginç şeyde rakamlarla ilgili. Buraya taşınınca haliyle bir cep numarası edinmem gerekti. Geldikten bir hafta sonra Okay ile gittik buranın Türkcell'ine. İşte oydu buydu, o paket bu paket, seçtik paketimizi. Adam elime A4 büyüklüğünde 4-5 sayfa tutuşturdu. Seçin numaranızı dedi. Bir sürü numara. Biz Türkiye de genelde kolay akılda kalacak numaralar seçeriz ya, burada da öyle yapayım dedim. Neyse ben seçtikten sonra Okay dönüp demez mi, 'Bak görüyor musun neredeyse hiç 8'li numara kalmamış çünkü 8 iyi şans, bolluk, bereket anlamına geliyormuş, çok fazla da 4'lü numara var, o da ölümü çağırıyormuş'. Ayy baştan söylesene yahu 'bak benim numaramda da bir tane 4 var işte!'
Böyle hurafelere pek inanmam ama eve gelince internete girip incelemeden duramadım. İş tamamen seslerle ilgili. Çince de 8'in okunuşu, bolluk bereket kelimesinin ses tınısıyla aynı. Aynı şey 4 rakamı içinde geçerli. Çin de birileri tüm rakamları 8 olan telefon numarasına, araba plakasına rekor miktarda para ödemiş. No'su 8 olan evler, apartmanların 8. katları kapış kapış... Çin olimpiyatları özellikle 8.8.08 de başlatılmış, bu böyle uzayıp gidiyor.

Neyse ki benim numaramda bol miktarda 9 var. O da Çin İmparatorunu temsil ediyormuş. İmparatorun elbisesinde 9 tane ejderha figürü işliymiş ve 9 şanslı rakam sayılıyormuş. Oradan kurtardık inşallah!       

23 Ağustos 2011 Salı

WE LOOK LIKE EACHOTHER (BENİ AĞLATAN HİKAYE)

Annette ve Poul ile yemekteyiz. Şu anda burada görüştüğümüz tek aile. Okay'ın çalıştığı şirketi Poul'ün dedesi kurmuş. Danimarka'nın en önemli sanayicilerinden biri. Babası şirketi çok ilerilere taşımış, bir dünya devi haline getirmiş, bu aralar şirketin vakfının başkanlığını yürütüyor. Poul ve Annette iki çocukları ile beraber beş senedir burada yaşıyorlar ve son derece memnunlar burada olmaktan. Bizim yaşlardalar, çok şekerler ve hayatımda gördüğüm en mütevazi insanlar.

Yemekte konuşulan konulardan biride Avrupa da süregelen ırkçılık olayları oluyor. Annette Danimarkalıların da yabancılara tahammülü olmadığını, onları memleketlerinde istemediklerini ve bu yüzden kendisinin utanç duyduğunu söylüyor. 'Burada olmanın en sevdiğim yanı, çocuklarımın çok kültürlü bir ortamda diğerlerine karşı hoşgörü sahibi olarak yetişmeleri' diyor ve sonra başından geçen bir olayı anlatıyor.
Beş sene önce Singapur'a yeni taşındığımızda şu anda on yaşında olan kızım okula başladı. Bir iki ay sonra birgün;
- Anne yarın eve bir arkadaşımı getirebilir miyim?
- Tabii tatlım, arkadaşının adı ne, nereli?
- Nereli olduğunu bilmiyorum. We look like eachother! (Birbirimize benziyoruz)

Bu konuşma üzerine Annette evlerine bir Danimarkalı ya da Alman kızçocuğu bekliyor çünkü kızı sapsarı saçlı ve mavi gözlü. Ertesi gün okul servisi kapılarının önünde durunca, otobüsten kızı ve yanında Koreli bir kız iniyor. Çok şaşırdım ne diyeceğimi bilemedim diyor Annette. Evine gitme vakti gelince annesi gelip aldı arkadaşını, ben hemen kızımın yanına gittim.
- Arkadaşın hani sana benziyordu?
- Evet benziyor. Aynı boydayız, ikimizin de kulakları delik (küpe için), saçlarımızın boyu ve şekli aynı, aynı şeyleri giymekten hoşlanıyoruz, aynı oyuncakları seviyoruz, vb...

Hikaye bana çok dokundu, sonunda gözlerim doldu, kendimi tutamadım ve yaşlar yanaklarımdan aşağı süzüldü. Çocuk saflığını ve güzelliğini bu kadar net anlatan başka bir şey olabilir mi? Annette'in kızı farklılıkları görmek yerine, benzerlikleri algılamıştı tamamen. Birini sevmek bu demekti işte!

Biz insanoğlu ne zaman kirlenmeye başlıyoruz acaba? Hırslarımız, kıskançlıklarımız, komplekslerimiz, yalanlarımız hangi yaşta ortaya çıkmaya başlıyor ve neden?

Hep çocuk saflığında ve temizliğinde kalsak olmaz mı? Açık olsak, gizli ajandalarımız olmasa...

Not: Benim fırtına kızım Hanzade'nin 'annecim bana benziyor' diye hangi en iyi arkadaşını eve getireceğini merakla bekliyorum.

21 Ağustos 2011 Pazar

MOSKOVA

Londra'dan havalanıp, dört saatlik bir uçuştan sonra hiç de alışık olmadığım tarzda bir havaalanına iniyorum. Bu komünist rejimden geçmiş olan bir ülkeye ilk gelişim. Avrupa gibi değil. Dökülüyor heryer. Soğuk, garip bir yer! Aylardan mayıs. Sene 1998. Kucağımda Balım 18 aylık. Okay da yanımızda ama o alışık bu ortama. 91'den beri bilmem kaçıncı defa gelişi buralara. Yeltsin elini kaldırıp tankların önünde durduğu zamanda buradaydı. Yine iş için geldiği bu şehre, bu defa biz de geliyoruz yanında. O dönem için orada yaşayan sevgili arkadaşlarımız Berna ve Sunay'larda kalacağız. Pasaport kontrolünde bayağı tedirgin oluyorum. Amerika'dan beter. Sanki suçluyum. Ne var yahu?! Turistiz işte. 5 gün kalıp, şehri görüp döneceğiz. Komünizmin insanlara neler yaptığını, nasıl tembelleştirdiğini, dünyadan nasıl izole, herşeye kapalı ve geri kaldığınızı, insanların yüzündeki umutsuzluğu görüp döneceğiz. Mayıs ayında nasıl soğuk bir hava! Evet burası Moskova!
O zaman görülmesi gereken yerleri görüp dönmüştük. Ben içimden 'Bir daha da gelmem herhalde' diyerek.

Okay'ın çalıştığı şirketin çok güzel bir geleneği var. Her sene bu aylarda 75 ülkenin genel müdür ve direktörleri eşleriyle beraber, seçilen bir ülkede toplanıyor. 5-6 günlük bir program. Yöneticiler bu 5 günün birinde çalışıyorlar. O gün eşlere ayrı program yapılıyor. Etraf tanıtılıp, gezdiriliyor. Diğer günler hep beraber turistik gezi ve programlar. Son gün kapanışta balo! Tuvalet ve smokin giyilmesi zorunlu.

Geçen sene Danimarka da bir sonraki toplantının Moskova da olacağı açıklanınca çok da memnun olmamıştım. 'Amaaan ben gördüm orayı, gitmediğim bir yer olsaydı keşke' demiştim. Arjantin var, Brezilya var...

Neyse Singapur'a geldikten on gün sonra, gerisin geri tekrar on saatlik uçuş ve Moskova. Onüç senede bir şehir bu kadar mı değişir? Nerede dökülen ve gaz kokan arabalarınız Lada'lar Çayka'lar? Yerlerini Mercedes'ler, Range Rover'lar almış... Bütün markalar akın etmiş, birbirleriyle yarışıyorlar. Oteller yenilenmiş. Moskova dünyanın en pahalı şehirlerinden biri haline gelmiş.

Hava bu mevsimde harika ve güneşli. Caddelerde yürüyen uzun boylu, nefis Rus kızları! Hep topuklu ayakkabılar! Tıkır tıkır... Şahane bir program, Çarlık Rusyasından kalma saraylara ziyaret. Kremlin, dehasına ve zarif işçiliğne hayran ve aşık olduğum Faberge! Bolşoy Balesi, Red Army Korosu, Rus halk ezgileri çalan muhteşem bir orkestra eşliğinde nefis yemekler ve akıbetlerine hep üzüldüğüm Romanoff'lar!
Aslında atalarımın topraklarını (Kırım) işgal edip, türlü zulümler çektiren bu ırka garip bir şekilde kendimi yakın hissediyorum. Sokaklarda babaanneme, amcama ve onların çocuklarına benzer suratlar görüyorum. Nedense?

Bu seferki deneyim birincisinden çok farklı. 1991 senesinde doğan bebekler şimdi 20 yaşındalar. Yeni nesil bambaşka. Komünizmi anne-babalarından ve dedelerinden dinliyorlardır ancak herhalde, anlayabilirlerse....

Bize gelince, bir kere daha Türkiye'yi en güzel şekilde temsil ettik diye düşünüyorum. Sonuçta Moskova'nın benim için çok hoş bir anısıda oldu. Hayatımda aldığım en güzel iltifat burada oldu... Seneye Çin! Yaşamak, gitmek, görmek nasib olursa...

Aldığm en güzel iltifat: You are a Goddess!












   

14 Ağustos 2011 Pazar

ÇİÇEK ŞEHRİ

Singapur'un bilinen ilk insanları Çinliler ve Malaylarmış. 1819 yılında İngilizler burayı işgal ediyorlar ve Singapur ancak 9 Ağustos 1965'te ayrı bir devlet olabilyor. İngilizlerin buradan çekilmesi ise 1971 yılını buluyor.

Burası 622 kilometrekare civarında bir ada devleti. Kendisine ait 40 kadar adacık var. Malay yarımadasına 1200m. uzunlukta bir demir ve karayolu ile bağlı. İklimi tropikal doğal olarak. Ortalama sıcaklık yıl boyu 28-30 derece. Ben geleli beri henüz aşırı bir sıcak ve nem ile karşılaşmadım. Nüfusu 5milyon kadar. Çoğunluk Çinli (%77). Geri kalanlar Malaylar, Hintliler, diğer azınlıklar ve expat'ler. Dinlere girmeyeyim. Budist, taoist, hindu, müslüman ne ararsan var.
Bunlar genel bilgiler.

İlk gözlemlere gelince;
Bence dünyanın bu kısmında acayip bir insan fazlalığı var. Örnek mi?
Çin                1,5 milyar
Vietnam        87 milyon
Endonezya    230 milyon
Filipinler       85   milyon

Son derece kalabalık bu ülkeler. O yüzden iş yok. İnsanlar çalışmak için akın akın başka ülkelere gidiyorlar. Singapur küçücük bir şehir devleti olmasına rağmen yüzölçümüne göre burası da kalabalık. Yer yok. Binalar genellikle birbirine yakın, bahçeler küçük ve modern mimariler yüksek.
Orchard Road en popüler caddesi ve burada yürümek özellikle haftasonları ızdırap olabiliyor. Deli gibi bir alışveriş durumu var. 100'er metre arayla üç Louis Vuitton, iki Gucci, iki Prada görebiliyorsunuz. Kapılarında içeriye girmek için kuyruk olmuş insanlarla beraber... Nedir bu uzakdoğuluların marka hastalığı anlamak mümkün değil? Geçenlerde televizyondaydı burada, haber yapmışlar. İnsanlar yemeyip içmeyip marka eşya alıyorlarmış. Oturdukları evler dökülüyor ya da evleri yok kiradalar ama üst baş marka. Hani paran olur alırsın, bu durum ne böyle..? Sosyolojik açıdan incelenmesi lazım bence.

Orchard Road da bekar ya da yalnızsanız hele  de Avrupalıysanız (beyler için söylüyorum) gece 10-11den sonra yanınıza yaklaşıp 'Hey how are you?' diyen Asyalı kızlar çok oluyor. Aslında bu işler burada tamamen yasak ama aç insanlar yasak tanımıyorlar!

Ciklet çiğnemek, yerlere çöp ve sigara izmariti atmak yasak mitleri de doğru. Etrafta trafik polisi dahil hiç polis görmüyorum ama heryerdelermiş. Gerisini siz düşünün.
Trafik genelde yoğun. Motosikletliler İstanbul'dakileri aratacak kadar deli gibi kullanıyorlar. Hemen hergün bir kaza. Geceleri anacaddelerde hız yapan spor arabalar pek fazla.
Trafikteki diğer dikkat çekici şeyde; merkezde ERP (electronic road pricing) diye bir sistem oluşturmuş olmaları. Amaç yoğun saatlerde trafiği rahatlatmak tabii ki de, ama.... Arabanıza bizim OGS geçiş sistemi için kullandığımız türden bir alet takıyorsunuz. Geçtiğiniz saate göre, o yolu kullanıyorsunuz diye, 50cent ile 3-4 singapur doları bayılıyorsunuz. Otoparklarda da bu alet çalışıyor. Otoparktan çıkarken trink... Düşüveriyorlar daha önceden yüklediğiniz paradan.

Yemek hususunda hiç sıkıntı yok. Çin yemeği seviyorsanız zaten yaşadınız ama avrupa ve amerikan restaurantları da bol miktarda var. Bana ilginç gelen Hawker Place dedikleri yerler oldu. Ara ara büfeden büyük, restauranttan küçük 8-10 çin yemeği satan dükkanı yanyana görüyorsunuz. Üstü kapalı bir alan. Plastik masa ve sandalyeler. Pervanelerle soğutmaya çalışıyorlar. Sokak ta yemek yiyen insanlar.. Zaten oldum olası çok severim sokakta, bahçede falan yemek yemeği. Hoşuma gitti işte bu Hawker Place'ler.

Singapur'un en güzel yanı çok yeşil ve heryerin çiçek olması. Tam bir çiçek şehri. Türkiye'de bir sürü para verip aldığımız orkideler burada her yerde.

En popüler yer               : Orchard Road, Sentosa Adası, Marina, Botanik Bahçeleri
En popüler yemek          : Chilli Crab
En popüler içki              : Singapur Sling
En şık otel                      : Raffles Otel
En popüler gece klübü   : Ku de Ta
En popüler restaurant     : Birçok

Bunlar buraya ait ilk izlenimlerim. Devamı gelecektir eminim...











11 Ağustos 2011 Perşembe

MARIA BILLY

O bir Filipinli. 1.55cm. boyunda. 43 yaşında. Kendisini Billy diye çağırmamızı istiyor. Filipinlerin, bize pek tavsiye edilen Ilo Ilo kentinden. Anlattıklarına göre burda en iyi yardımcılar bu şehirden geliyormuş. Nedenini sormayın bilmiyorum! Billy beş çocuklu bir ailenin en küçüğüymüş, evli değil. Buraya kazanmaya ve ailesine yardıma gelmiş. Tabii ben Billy'e İstanbul'a gelse burada kazandığının üç katını alacağını henüz söyleyemedim. Ama biliyorum Türkiye de durum bu.

İlk karşılaşmamızı ben İstanbul'dayken, buraya gelmeden bir hafta önce, Skype üzerinden yaptık. Birkaç soru sormuştum sonra uzatmadan tamam olsun demiştim. Bizim buraya ilk geldiğimiz gün çıktı geldi. Hemen benimle işe girişti ya da ben onunla giriştim. Benim elim ayağım durmaz evde. Şaşırdı baktı yüzüme. 'Ma'am I do it! Leave it to me!' falan filan. Dinleyen kim? Ben hemen 'Bak Billy biz Türk'üz, bizde şart şurt  vardır, mutfaktan hiçbirşey banyoya, banyodan mutfağa gitmez, ben en çok çamaşır suyu kullanırım, Dettol yetmez bana' falan diye izahata başladım. Allah'tan söyleneni hemen kavrayıp, denildiği gibi yapıyor. Çok güler yüzlü ve arı gibi çalışkan. Şimdilik aramız iyi.

Okay da bana 'bu kadın üç çocuklu Çin'li bir ailenin yanından geldi buraya, Çinliler pek de hoşgörülü davranmıyorlar burada hizmet sektöründe çalışanlara, sen böyle yardıma devam edersen kendini cennette hissedecek Billy' diyor. O mühim değil, iyi niyetli olsun Hanzade'ye iyi davransın önemli olan bu.

Billy burada evlerde çalışmanın dışında izin günlerinde kendini geliştirmek için kurslara gitmiş. Şimdiye kadar, masaj ve aromaterapi, yaşlı ve çocuk bakımı, el sanatları ve Filipinlerde üniversite de mimari bölümünün ilk yılını bitirmiş. Niye buralara geldin diye sorduğumda bizim orda iş yok cevabını aldım. Sanırım burada işçi olarak çalışan diğer Filipinliler, Hintliler ve Malaylar ve benzerleri için de durum aynı. İş yok memleketlerinde! Zor hayat!

Burada evler ne kadar lüks olursa olsun, yeni modern binalarda bile bu insanlara ayrılan odaların boyutlarını görseniz inanamazsınız. İki üç metrekare odalar ve de ufacık banyosu şeklinde.

Sonra aklıma geldi. Bundan 15 sene önce Balım bebekken, İngiltere'den İstanbul'a seyahatlerimizden birinde, havaalanında bir Türk aile görmüştüm. Onların da bebeği vardı. Hanım son derece şık ve bakımlıydı, bebeği Filipinli bir bakıcının kucağındaydı. City de çalışan Türkler arasında dünyanın bu bölgesinden gelen bakıcı modası vardı. Hala da öyledir herhalde. Ben saç baş bir tarafta, kucağımda Balım, elimde biberon... Uçakta çok bilirim saatlerce kucakta Balım'ı sallayıp uyutmaya çalıştığımı, mide, bağırsak bozulmaları, kusmalar, alt değiştirmeler çok eğlenceliydi... :))

Sen o yıllarda neredeydin ya Billy??

10 Ağustos 2011 Çarşamba

İLK GÜNLER

Onsekiz senelik evlilik hayatımda bu altıncı ev kuruşum. Bunu derken de basit taşınma olayından bahsetmiyorum. Herseferinde yeniden başlamaktan söz ediyorum. Hatta iki bavulla ülke değiştirmekten! İkisinde taşınma gibi oldu ama yine de eşya almamız, ilaveler yapmamız gerekmişti. İki kere Türkiye de, üç kere İngiltere de ev kurdum ve şimdi de Singapur işte! Profesyonel re-locating işine girmem iyi olabilir aslında. Nasıl hemen yerleşilir, ilk ihtiyaçlar nelerdir, çocuklar yabancı bir ülkede okula nasıl adapte olur, ilk yapılması gerekenler nelerdir, vb..? Sorun söyleyeyim...

Eve dört büyük ve iki küçük valizle vardık. Yarım saat sonra Billy (buradaki yardımcımız) geldi. Onunla beraber temizlik ve yerleşme işlerini yaptık. Pazartesi okul açılıyordu o yüzden cumartesi günü kızların okul alışverişlerini yaptık. Sonra da odalarındaki eksikleri tamamlamak için Ikea'ya gittik. Odalar haftasonu tamamlandı ama bende bittim yorgunluktan tam manasıyla. Salonda sadece koltuğumuz, yerde bir halı ve televizyon var. Dün balkon için bir oturma takımı almayı başardık. Ha birde çalışma odası tamam. (Okay için çok önemli) Artık geri kalanını yavaş yavaş yapacağım.

Kızlar pazartesi okula başladılar. İkisi aynı okulda. Dün (9 Ağustos) buranın National Day'i olduğu için tatildi. Bugün tekrar döndüler okula. Balım son derece morali bozuk ve isteksiz başladı, resim çekmemi bile istemedi. Sanırım onun için daha zor. İstanbul'daki okulunu ve arkadaşlarını özlüyor ama eminim kısa sürede alışıp çok başarılı olacaktır. Hanzade ise tam tersi çok sevinçli ve istekliydi. Öğretmenini sevdi, kendinden son derece emin. Burada bir önceki öğretmeni Toria'ya teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Bu kendinden emin hali ona kazandıran kendisidir. Hanzadenin bu hali benim çok hoşuma gitti tabii. Benim için en önce gelen şey, kızlarımın sağlık ve mutlulukları. Onun için bazı kararlarımda kendi isteklerimi geri plana atıp, onların iyi ve mutlu olacakları şekilde hareket ettim. Eminim her annenin yapacağı gibi...

Not: Facebook'tan beni takip edip, iyi dileklerini gönderen arkadaşlarım, iyi ki varsınız. Çok teşekkürler. Kendimi hiç yalnız hissetmedim henüz...

8 Ağustos 2011 Pazartesi

CHANGI HAVALİMANI

Şanslıysanız on, bu sefer bizim gibi değilseniz onbir oniki saat süren bir uçak yolculuğundan sonra varıyorsunuz Singapur'un Changi Havalimanına. Bakın bu farklı bir havalimanı işte. Gittiğim yerleri düşünüp saydım otuzdan fazla havalimanı görmüşüm. Birinci sıraya rahatlıkla Changi'yi oturtabilirm.
Londra Heathrow en çok kullandığımdır bugüne kadar herhalde. Herşey düzenlidir ve tıkır tıkır işler. Burada da öyle ama Changi de ekstra birşeyler var. Bana mı öyle denk geldi bilmiyorum ama (daha üç kere gidip geldim) birkere acayip sakin ve huzurveren bir yer. Hiç koşturma, telaş, itiş kakış falan yok. Aslında olması gereken ve gayet doğal olan bunlardır ve kabul edilir durumlardır.
Uçaktan iner inmez, hani o spa'ya masaja gittiğinizde çalan uzak doğunun kendine has müziği ile karşılaşıyorsunuz. Son derece sakinleştirici. Buradakiler akıllı, daha en baştan yorgunluk ve sinirinizi alıveriyorlar elinizden. Bir de pasaport kontrolüne gidene kadar, yol boyu çiçekler, orkideler... İnsanı sakinleştiren üç ana şeyden (müzik-yeşillik-su sesi) ikisi trak karşınızda. Ben daha rastlamadım ama suyla ilgili bir güzellik de mutlaka vardır burada eminim.
Tabii düzen tertip ve herşeyin mükemmel işlediğini söylememe gerek yok. İngilizlerin buraya ayak bastığı her hallerinden belli.
Yalnız bu sakinlik sizi aldatmasın Orchard Road'a doğru yaklaştığınızda herşeyin bambaşka olabileceğini hemen fark ediyorsunuz.
Singapur da tüm iç mekanlar klimalı ve son derece üşütücü seviyede çalıştırılıyorlar. Changi de de durum aynı. Dışarısı 31 derece ve nemli ama öyle anlatıldığı gibi nefes aldırmayan bir nemle karşılaşmadım henüz ( muson yağmurlarını bekliyorum dört gözle).
Havalimanından şehir merkezine 25-30 dk. da ulaşabiliyorsunuz. Tabii trafik bu durumu bir hayli değiştirebiliyor. Neyse ki biz bu süre içerisinde eve varabildik.
Bir hayli yorgun, kızlar heyecanlı, Okay bu durumlara alışkın, ben buruk...









3 Ağustos 2011 Çarşamba

HOŞÇAKAL İSTANBUL

Bu ikinci Hoşçakal İstanbul yazım. Birincisi içime sinmedi. Ne zormuş veda etmek. İlk yazım çok klişe oldu gibi geldi. Ne bileyim işte Hoşçakal İstanbul, ailem, arkadaşlarım, sevdiklerim falan diye başlayıp, işi saçlarımı vapurda uçuşturmaya kadar vardırmışım. Herkesin yazdığı gibi bir İstanbul yazısı olsun istemiyorum aslında.
Peki şöyle diyeyim: Gidiyorum İstanbul. Kalbimi sıkan bir çift çelik el, midemde bir koca kaya ama yine de enerji dolu ve mutlu olmaya çalışarak... Heyecanlı mıyım? Yoo değilim. Off ne duygusuz biriyim.
Yok ben yine birinci denememe döneyim.

Daha yeni kavuşmuştuk İstanbul. Dört sene dört aycık sürdü mutluluğumuz. Onbeş milyon içinde ben mi buldun gönderecek? Niye kızdın da bıraktın ellerimi, açtın sarıp sarmaladığın kollarını? Yeteri kadar hasret kalmamış mıydık geçmişte? Onüç sene ben değil miydim seni deli gibi özleyen? İngilterelerde 'Bir başkadır benim memleketimi' dinleyip dinleyip inleyen? Yoksa özellikle mi yapıyorsun?
Aşkımı bilip de, en güzel ve bitmeyen aşklar kavuşulamayandır, hep hasret çekilendir, uzaktan bakılıp iç geçirilendir diye...?
Olsun sen beni gönder bakalım! Ben sende doğdum, büyüdüm. Moda bebekliğim, Erenköy çocukluk ve gençliğim, İki yaka boğaz anneliğim.. Sen beni bıraksan da ben seni bırakmam. Yine gelirim simidini yemeğe, Rumeli Hisarı Sade Kahve de kafamı dinlemeye, Sarıyer de balık yiyip, Moda da anıları tazelemeye. Yürürüm caddelerinde, sokaklarında. Öyle tanıdık bildik işte... Atlarım vapura Kadıköy'den içerek çayımı geçerim Eminönü'ne martıları ve boğazı seyrederek ve saçlarım rüzgara karşı, sonra verelini  Kapalıçarşı...

Şu dünyada birçok yer gördüm ama biliyorum ki hiçbiri yerini tutmadı tutmayacak. Benim dönüp geldiğim yer hep bu topraklar olacak.

Günün Mesajı: Bugün tanıştığım Mustafa'dan geldi günün mesajı. 'Gitmen gerekiyormuş ki çağrılmışsın oralara'.