11 Kasım 2011 Cuma

KONU KOMŞU


Şehrin merkezine yakın olsun, yeni ve temiz olsun, apartman katı olsun, bize yetecek büyüklükte olsun. Singapur'a gelirken oturacağımız evle ilgili isteklerim bunlardı. Okay sağolsun bayağı bir dolandı, her yere baktı. Ben o sıralarda İstanbul'daydım. Beğendiklerinin resimlerini bana e-mail ile gönderiyordu. Bunların içlerinden ben bir tanesini plan olarak beğenmiştim, üstelik istediğim tüm kriterlere uyuyordu. Grange Road üzerinde yeni inşa edilmiş bir site. Cliveden! 22 katlı 5 yuvarlak bloktan oluşan bir site burası, tüm bloklarda her katta tek daire var. Yaniiii 110 aile olacak toplamda. Hala daha 2 blok bomboş, diğer 3 blok da tamamen dolmuş değil. Biz ilk taşınanlardanız. İlk tanıştığımız komşularımız İngilizler oldu. Sonra yavaş yavaş site sakinleri çoğalmaya başladı. Hemen herkes expat, hiç Singapur'lu yok. Burası Birleşmiş Milletler gibi... Fransız, İngiliz, Belçikalı, Japon, Amerikalı, Brezilyalı, Danimarkalı...

Aslında ilk Okay'ın fikriydi... Havuz kenarında tüm komşular bir araya gelelim, barbekü yapalım, tanışalım demişti.. Yapıldı... Amerikalılar organize etti ve biz başka yere sözümüz olduğundan katılamadık. Sonra ikincisi yapıldı. Herkes etini, içeceğini ve paylaşmak üzere bir yemek götürdü. Bendeniz de bir tabak kısırla müdahil oldum olaya. Okay seyahatte olduğundan yine gelemedi. Böyle durumlar bir hayli hoş oluyor. Yani ben durup insanları incelemeyi çok seviyorum. Başka başka ülkelerden değişik tipte insanlar. Veee herkes kendi milletinin o genel karakterini sergiliyor. Kim nereden tahmin edebiliyorsunuz. Örnek mi? Amerikalılar son derece rahat ve kendine güvenli.. İngilizler nazik ve politik, Frankofonlar hep kendi aralarında, Brezilyalılar eğlenmeyi çok seviyorlar, Danimarka gibi kuzey ülkeleri hımmm biraz mesafeli geldi bana ama yanılıyor da olabilirim. Bakalım boş dairelere kimler taşınacak? İtalyan, İspanyol, Yunanalı, Alman??

Dün akşamüstü havuz kenarında toplanıldı yine. Önce biz hanımlar biraraya gelelim dedik ama sonradan beylerde katıldı. Okay yine yok. Seyahatte. Müthiş alay konusu oldum. 'Bu Türk Hanımın eşi yok galiba, kandırıyor bizleri' falan diye başladılar. Allah'tan Okay'la daha önceden tanışmış olan İngilizler ordaydı da 'yok biz gördük beyefendiyi, kendisi mevcut' diye yardıma koştular! Şaka bir yana çok güldüğümüz, eğlendiğimiz keyifli bir akşam oldu. Samimiyetin ilerlediğinin ve ülke sınırlarının kalktığını da hissettim. Ne de olsa hepimiz aynı durumda, evlerimizden, ülkelerimizden uzaktayız. Aynı gemideyiz. Şunu da hissettim ki, acil bir durum olsa koşup yardım isteyebileceğim komşularım var.

Konu atasözü: Ev alma, komşu al.
Ne güzeldir atasözlerimiz, her durum için bir tane bulunabilir kısa, net, akılcı deyişlerimiz.

2 Kasım 2011 Çarşamba

İLK DÖNÜŞ


Yuvaya ilk dönüş. Hayır heyecanlanmadım. Ben bu gidiş gelişleri o kadar çok yaşadım ki! Biliyorum neler olacağını, ne hissedeceğimi. Sonra Singapur İngiltere gibi değil. Açık olmak gerekirse pek bunalmadım bu iki buçuk ayda. Hem ben buraya bir kendini geliştirme ve gezme, bilmediğim yerleri tanımak için fırsat gözüyle bakıyorum. Ayrıca şükür etmeyi seven biri olduğumdan; 'çok şükür' sık sık gidip gelme imkanımız var.Yine de İstanbul'a gelmek için bir Bali seyahatinden vazgeçtiğimi söylemem gerekir.

Uçak sabahın köründe indiği için kimse gelip bizi karşılasın istemedim. Atladık bir taksiye. Köprüden geçerken yeniden yeniden hayran oldum Boğaz'a. Nasıl özlemişim?! Yok böyle bir yer, böyle güzellik, yok işte. İstanbul'um canım. Yıpranmış, yorgun şehrim benim. Her halinle, her şeyinle güzelsin. Sen teksin.

Sekize çeyrek kala evin kapısındaydık. Birde ne görelim? Balım'ın arkadaşları İrem ve Lal gelmişler. Kucaklaştık, kucaklaştılar. Aferin onlara has arkadaşlarmış, aferin Balım'a kendini bu denli sevdirebilmiş.

Anahtarı kapıda çeviriyorum. Ohhh evim... Herşey tanıdık bildik. Ne iyi ettim de bir iğne bile oynatmadım yerinden. Sanki hiç gitmemişim. Döndük işte tatilden. Herkes odasına koşuyor. Hanzade oyuncaklarına... Bir hafta gezeceğiz, hasret gidereceğiz.

Bu sayılı günlerde hergün üç dört program şeklinde dolandım. Tüm sevdiklerimi gördüm, hasret giderdim. Arkadaşlarımın sevgisini bir kez daha anladım. Meleklerimle bir araya geldim. Yeğenim Ala nasıl da büyümüş hemen, nasıl da konuşmaya başlamış? Epek, Hanjade ve Bayim diye diye nasıl da arkamızdan koşturuyor? Anne baba kokusu. Ağabeyimin arkamda olduğunun ve sonsuz desteğinin hissi. Aile ve güvence. Doldum, doldum da taştım yine.

Yoruldum belki evet. İstanbul trafiğinde günde üç programa yetişmek yeter zaten ama değer, değdi. Ben özlediklerimi, İstanbul'u içime sindirmiş geri döndüm buraya. Bir müddet idare eder beni...

P.S: İstanbuldayken iki üzücü olay.
  1. Van depremi. Çaresizliğin son perdesi. Kelimeler kifayetsiz.
  2. 29 Ekim akşamı Singapur'a geri uçtuğumuz için Bağdat Caddesindeki kutlamalara katılamadık. Oysa ben Hanzade ve Balım için özellikle istiyordum. Şöyle ellerimizde bayraklarla...

1 Kasım 2011 Salı

YARATICILIK


Öldürüyor. Fazla sosyal yaşam kesinlikle yaratıcılığı öldürüyor. Gezmekten tozmaktan yazmaya vakit bulamıyorum. Acayip bir suçluluk duygusu var üzerimde. Ödevini yapmamış öğrenciler gibi içimde bir sıkıntı. Birşeyler eksik. Ne zamandır yazmıyorum, yarımım... Halbuki neler neler var anlatacağım. Bir kere komşularım var, sonra Asyalı kadınlardan bahsetmek istiyorum, bu arada İstanbul'a gittim geldim kızlarla, Singapur'daki ilk imaj danışmanlığımı yaptım, para kazandım burada da. E bu da bir şey...

Scrapbooking de yapamıyorum bir süredir. Aslında resim çekeceğim diye çok güzel bir fotoğraf makinası da aldım. Tekrar bir düzene girmek gerekecek.

Sanatçıların, yazarların kısacası birşeyler meydana çıkaranların neden yalnızlığı sevdiğini anlıyorum şimdi. Ben Hanzade'nin ödevleri, Balım'ın gençkızlık sıkıntıları ve kendi sosyal yaşamım arasında aslında gerçekten yapmak istediklerime gereği kadar vakit ayıramıyorum. Ne kadar yaratıcıyım bilemem, bu konuda övünecek falan da değilim. Anneme baktığım zaman ben yaratıcılıkta bir hiçim. Onun müthiş bir hayal dünyası vardır mesela. Biz küçükken bizlere sonra da torunlarına yaratıp anlattığı hikayeleri kitap yapmak gerekirdi. Yıllar sonra resim yapmaya geri döndü, harika resimler yarattı. Yine hayal dünyasının fevkalade yansıması. Anlatamam görmek lazım. Ondaki resim kabiliyetinin onda biri bende olsun isterdim doğrusu. Hiç geçmemiş, ne kayıp...

Şimdilik ben kendi yapabildiklerimle ve Balım'ın kabiliyetleri ile avunuyorum. Bir insan hem yazı yazmada, hem piano çalmakta ve beste yapmakta, hemde resim yapmakta kabiliyetli olabilir mi? Oldu işte, benim kızım böyle biri. Ne kadar gururlansam az. Gururlanıyorum çünkü birşeyler meydana çıkarmanın önemini biliyorum. Tamam tabii ki okullar bitecek ve çalışma hayatında olup para kazanacak ama seçtiği meslek yaratıcılık alanında olmazsa tatmin ve mutlu olması çok zor olacak. Çünkü insan aslında gerçekten sevdiği kişilerle beraberse, sevdiği işi yapıyorsa ve de yaratabildiği oranda mutlu oluyor. Fakat sanırım en çok birşeyler meydana çıkardığında. Biz anneler için bile öyle değil mi? Yavrularımız bizim birer yaratımımız ve parçamız değiller mi? En çok onlarla övünmüyor muyuz? Galiba annelik en büyük yaratıcılık. (Babalara haksızlık olmasın.)

Günün Mesajı: Bugünkü benden size gelsin. Sevdiğiniz birine çiçek alın bugün ya da şiir yazın yapabiliyorsanız sadece dört satır... Hikaye anlatın mırıl mırıl gözlerine bakarak ya da sadece telefonla arayın 'merhaba nasılsın demek istedim' diye... Mutluluk ve güzel anılar yaratın bugün ve yarın.

Eknot: Bu yazımı yayınladıktan bir on dakika sonra Balım elinde bir çiçekle girdi kapıdan. Evrene gönderdiğim mesaj yerini buldu anlaşılan.