28 Eylül 2011 Çarşamba

HAYAT ARKADAŞLARLA GÜZEL

Bir kere daha teyid oldu. Hayat arkadaşlarla güzel! İstanbul'dan buraya gelirken, ailem ile beraber arkadaşlarımdan da ayrılmak zor gelmişti bana ve buradaki ilk ay pek de kolay geçmedi. Evi düzene koyma koşturmacası ve yorgunluklarının yanında arkadaşsızlık da canımı acıtmaya başlamıştı. İnsan yorgunluğunu bir kahveyle paylaşacak bir can arıyor. İngiltere'de bu dönem bir hayli uzun sürmüştü. Çok yalnız kalmıştım. Sanmayın ki yapışkanım ve her dakika birileriyle olmam gerekiyor. Yok öyle değil. Ben en yoğun günlerimde bile, bir iki saat kendi kendimle kalmayı severim. Okurum, yazarım, scrapbooking yaparım. Gece yatmadan da bir müddet sessiz kalıp kafamı boşaltmak ihtiyacı duyarım ama nerede olursan ol insan insanın derdini alıyor, hayatına anlam katıyor. Hele böyle aynı yolun yolcusuysanız.

Bu sefer çok şanslıyım. İki haftadır buradaki Türklerle bir araya gelme imkanı bulduk. Şu ana kadar beş aile ile tanıştık. Hepsi de expat olarak gelmişler buraya. Bizim gibi çok yeni gelmiş olan da var, üç dört senedir burada yaşayanda... Bu ortama girince gurur duymaktan kendimi alamadım. Arkadaşlarımız uluslararası firmaların üst düzey yöneticileri, bu pozisyonda olan bayanlar da var, bu daha da gurur verici tabii ki...
Adet haline getirmişler, her cuma cumartesi akşamları bir yerde yemek yeniyor. O hafta kim katılabiliyorsa toplanıyoruz. Yeniyor, içiliyor, şamata, gırgır, muhabbet. Biz kızlar haftaiçi gündüzleri de buluşuyoruz. Öğle yemekleri, gezmeler. Ben burada yeni olduğum için onlardan bir çok şey öğreniyorum. Ne nereden alınır? Nereye nasıl gidilir? Yalnızlık yok yaşasın!

Burada olan ve alışılması gerekilen bir durumda yeni gelenler olduğu gibi gidenlerin de olması. Bu hafta bir aileyi Türkiye'ye gönderdik mesela. Onlar dört senedir buradalarmış ve artık dönme vakitleri gelmiş. Böyle bir devinim var işte burada.

Benim açımdan umutsuzluk ve yalnızlığımı yitirdiğim haftaydı bu hafta.

Not: İstanbul'daki arkadaşlarım, canlarım sizleri özlemek bitmedi. Sizlerle biraraya gelmeyi dört gözle bekliyorum.

18 Eylül 2011 Pazar

KÖK



Böylesini hiç görmemiştim. O kadar çok yağmur yağıyor ki burada, ağaçların kökleri toprakta su bulmak için derinlere inme ihtiyacı duymuyor. Kökler dışarda toprak yüzeyinde kalınlaşmış, değişik bir manzara... Bu ağaçları görünce benim köklerim nerede diye düşündüm? Kendimi bu ağaçlar gibi hissettim, köklerim açıkta! Geleli beri doğrudürüst yağmur görmedim deyip duruyordum. İki haftadır görüyorum. Yağdımı öyle bir yağıyor ki... Herşeyi silip süpürüyor, önüne katıp götürüyor. Hani öyle bir niyetim de yok ama burada kök salmak çok zor zaten. Kendimi kendi topraklarımda iyi hissediyorum, iklimini bulmuş bitki gibi çiçek açıp, serpiliyorum. Umarım buralarda solmam.

Not: Ailemi, arkadaşlarımı, İstanbul'u çok özledim.
Uçuk Fikir: Şu ışınlanma işini halletseler de insan istediği zaman gidiverse sevdiklerinin yanına...  

13 Eylül 2011 Salı

SENTOSA


Sentosa Adası Singapur'un güneyinde bir eğlence adası. Burada herşey var, oteller, spalar, plajlar, restoranlar, golf sahaları ve marina. Singapur'un en büyük kumarhanesi de burada açılmış. Buraya taşınmaya karar verdiğimizde Sentosa'da da ev bakmıştık ama merkeze ve okullara uzak diye ben sonradan vazgeçmiştim. Hala da aynı fikirdeyim. Sentosaya arabayla, monorail ile ya da teleferikle geçebiliyorsunuz. Geçen hafta sonu kızlara eğlence olsun diye Universal Studios'a bilet alıp Sentosa'ya gittik. Daha evvelki gelişlerde plajlarını ziyaret etmiştik ama buranın da denizi beni pek açmamıştı açıkçası. Ben Ege'yi, Akdeniz'i arıyorum. Yalnız plajlardan birindeki yapma dalga havuzunda sörf yapmayı öğrenen insanlar vardı. Sanıyorum Wave Cafe'ydi oturup yemek yediğimiz ve bu insanları seyrettiğimiz yer. Balım da Hanzade de kesin denemek istiyorlar, çok eğlenceli görünüyordu.

Universal Studios Amerika'dakinden çok daha küçük ama belli başlı aktiviteleri burada da var. Kızlar çok eğlendiler. Şu Cylon denilen en korkunç roller coaster'a bindik. Ben dört kere yapabildim, Balım'ın kaç kere yaptığını söylemeyeceğim... Dörtten çok fazla... Hanzade ilk defa yaşına uygun bir roller coaster'a bindi. Azıcık korktu ama Balım ile yarışma huyu burada da baskın çıktı, gık bile demedi hınzır. Bu ne hırstır yahu...

Universal ile ilgili asıl söylemek istediğim, aslında bana herşeyin komik hatta tuhaf gelmiş olması.
Öyle bir hisse kapıldım ki sanki Singapur'a yakışmamış. Çok Amerikalı. Geçenlerde biryerlerden dönerken şehir merkezi ile ilgili de aynı hissetmiştim, sanki Amerika'dayım ya da Londra City'deyim. Universal de mumya kılığına girmiş Çinliler zorlama olmuş işte... TGI, Chili's, Starbucks ne kadar Amerikalı yiyecek içecek zinciri varsa burada. Koca bir Amerikan bayrağı... dünya hakimiyetini gözüne gözüne sokuyor adamın. Kültürler eriyor mu ne ve sadece Türkiye de de değil? Gerçi ne bekliyordum ki, bilmem? Benim uzak doğudayım diyebilmem için Endonezya, Vietnam gibi ülkelerin ücra köşelerine gitmem gerekecek galiba...

Bu gezintiler böyle devam edecek tabii, ben asıl kızları Botanik Bahçelerine, Kuş Parkına, bir de buradaki Hayvanat Bahçesine götürmek istiyorum. Botanik Bahçelerini gördüm çok hoş bir yer! Hele bir orkide bahçesi var ki gerçekten görülmeye değer. Orası tabii başlı başına bir yazıyı hak ediyor. Duyduğuma göre Hayvanat Bahçesi de çok iyiymiş...  

6 Eylül 2011 Salı

TAVUK VE BEN


Bir insanın tavukla ilişkisi ne olabilir ki? Et cinsinden her türlü şeyi sevdiğim ve yediğim için (domuz hariç), tavukla da aramızda bir bağ var haliyle. Ayrıca küçücük yaşımdan evlenene kadar her yaz babamların Çatalca'da ki bahçeli evlerine gittiğimiz için bazı hayvanlarla daha yakınım. Kedi, köpek, güvercin, ördek, tavuk ve horoz bu bahçenin esas sahipleriydi uzun yıllar. Bazen kısa kalan ziyaretçiler de olurdu, kuzu ve at gibi. Babamın su katılmamış saf süte olan merakı yüzünden, bir ara inek bile almayı düşündüğünü hatırlıyorum. Annem mani olmuştu, sinek, koku falan olur diye.

Neyse tavuklara dönersek; bunlar belli saatlerde bahçede serbestçe dolaşırlar, (doğal gıda ile besleneceklermiş efendim, yine babamın takıntısı, tam organik olacak yani anlayacağınız) köpeğimiz Tok da bu saatlerde çok daha keskin bakışlı olur, ah şunlardan birini elime geçirsem diye düşünürdü, bağlı olduğu halde... Bu ortamda iki tane de horoz, biri acayip süslü ve yakışıklı. Annem adını çapkın takmış. Tam adının adamı. Biz çocuklar bu tavuklarla horozların ilişkisini yakından izliyoruz tabii. Herşey doğal ortamında. Akşam olduğunda evlerine giriyorlar. Elde edilen yumurtaların rengini, tadını ve kalitesini anlatmama gerek yok sanırım. Ben hala daha öyle sarısı ve tadı olan yumurta yemedim. Bu marketlerde organik diye satılanlar bile bizimkilerle aynı değil valla. (En büyük yumurta bizim yumurta, hih hih hih) Neyse birgün ben, çocuk aklı, bu yumurta bu tavuktan nasıl çıkıyor diye merak ettim. Sabah gidip kümesten yumurtaları topluyorum ama nasıl çıktığını bir türlü bilemiyorum. Tabii seneler sonra bir anne olarak çok iyi anlayacağım ama daha erken!!! Birgün azmettim, girdim kümese sindim bir köşeye bekliyorum. Aradan ne kadar geçti bilemiyorum ama tavuklardan biri başladı bağırmaya, anladım geliyor benim yumurta. Bugün gibi gözümün önünde yumurtanın doğuşu, ilk dışarı çıktığında kabuğunun aslında sıcak ve yumuşak oluşu... Kaptım yumurtayı, fırladım kümesten dışarı 'Anneee anneee bak yumurtama'. Eve gelene kadar anında kaskatı oldu kabuk tabii.

Şimdi bunu niye anlattım. Bu tavukla olan ilk enteresan anım. Geçenlerde bir de ikincisi vuku buldu da ondan! Her ev kadını gibi bende tavuk alıp, pişiriyorum. Türkiye de belli başlı markaları, genelde de organikleri, İngiltere'de cornfed dedikleri cinsleri alırdım. Hepsi de paketlenmiş halde olur ya bunların, geçenlerde burada da paket halinde bir bütün tavuk alıp buzluğa atmıştım. Bir iki gün evvel şunu çözdüreyim de, tavuk suyuna terbiyeli bir şehriye çorbası olsun, fırında tavuk, yanına domatesli pilav falan filan... Sabah Billy'e tavuğu buzluktan çıkarıp, paketini açmasını ve çözülmesi için bir tabağa koymasını söyledim. Hava sıcak herşey çabucak çözülüveriyor zaten. Sonra Billy'i alışverişe gönderdim. (burada evde yalnız olmam önemli o yüzden belirtiyorum) Bi zaman sonra çözüldü kendileri. Elime aldım şöyle bir güzelce yıkayacağım iç dış. Bacakları içine sokulmuş bu Singapurlununda, Türkiye'deki kardeşleri gibi. Çekiiiim bacakları dışarı dedim, önce birincisi ve benden bir çığlık ve ciyaklama.... 'Anneeeeee'!!! Billy olsa evde kesin korkardı sesimden. Tavuğun içinden bir çift pençe çıkmaz mı? Tırnakları falan herşeyi duruyor. Kesmemişler! Tavuğu çevirdim, Allah'ım başı da duruyor, sırtına yapışık bir şekilde, bir çift göz bana bakıyor! Bir daha 'Anneee'... Ölü hayvanı elimden tabağa nasıl bıraktım bilmiyorum. Billy gelince başını, ayakalarını kesti ne yaptıysa yaptı. Mutfağa bile girmedim. Sonra bana söyledi, meğerse burada yeniyormuş o pençeler, baş falan. Hatta markette dikkatli bakınca sadece pençelerin satıldğı paketlerin olduğunu da gördüm.

Yaa işte, öyle hayvanların arasında olmak, büyümek falan yetmiyor demek insana, gördünüz mü İpek Hanım? Bu yaşta da mutfakta çığlık attım ya, helal bana!!!

5 Eylül 2011 Pazartesi

DOĞU SAHİLİ




Haftasonu East Coast'a (doğu sahili) gittik, çocuklarla beraber. Bir yerde okumuştum, Singapur'da bir yerden bir yere gitmek en fazla 20dk. sürer diye. Trafik yoksa bu doğru. East Coast upuzun bir sahil. Parklar, lokantalar, su kayağı ve sörf okulları, kamp alanları var. İnsanlar koşuyor, bisiklete biniyor, piknik yapıyor. Bir kalabalık, bir kalabalık! Denize girenler vardı ama burada öyle pırıl pırıl bir su beklemeyin. Denize girilen temiz sahiller varmış ama biz henüz keşfedemedik oraları. Diğer seçenek, arabana atlayıp Malezya'ya geçiyorsun. Olmadı gemiyle buranın adacıklarından birini ziyaret ediyorsun. Biz burada sadece ayaklarımızı ıslatmakla yetindik. Hava rüzgarlı, ben deniz kenarına gelince memleketime özlemli...

Denizde, açıklarda bir sürü şilep görünüyor, görünenlerin sayısına bakılırsa, Singapur Limanının yoğunluğu tahmin edilebilir. Burası Singapur'un temizlik adına edindiği şan ve şöhreti lekeleyecek kadar pis. Yani bunu yerlerde gördüğüm çöpler için söylüyorum. Kalabalık ve rüzgarın etkisi pek tabii...
Kumsalda karşılaştığımız en güzel sürpriz kocaman bir kumdan kaleydi. Castle Beach denilen yerde, bir takım gençler gördüğümüz en büyük kum kalesini yapıyorlardı. Hanzade çok beğendi!

Sahilde ayaklarımız suda yürüyoruz bir müddet. Denizden sahile vurmuş bir sürü atık görüyorum. Pet şişe birinciliğini koruyor burada da. Ayakkabı, terlik tekleri, oyuncak parçaları, mazot atıkları. Daha ne olsun? Bu terlik teklerini görünce çocukluğum aklıma geldi, şimdi bu parmak arası terliklere flip-flop deniyor! Eskiden tokyoydu adı (en azından türkçede) ve tokyo flip-floplara göre kat be kat daha rahattı. Annem hiçbir zaman almadı bana bunlardan ama ben babaannemlere gittiğimde tam bir sokak çocuğu olduğum için ve ordaki bütün kızlar tokyo giydiği için ısrarla aldırırdım her yaz. Şimdi burada yürürken bunları düşünmem ne garip. Bir tek nesne insanı nerelere götürebiliyor?

East Coast' ta ki günümüzü sahildeki lokantalardan birinde yemek yiyerek noktaladık. Bence günün en keyifli kısmı da buydu. Ah zaten yemek yemeği bu kadar sevmesem, spinninglerde canım çıkmayacak! Denize, uzaklara, İstanbul'un hayaline baka baka yedim Çin yemeklerini.

Not: İstediğim gibi bir fotoğraf makinası alamadım henüz. Aldığımda daha güzel resimler ekleyeceğim yazılarıma.

1 Eylül 2011 Perşembe

ATALET


Size de oluyor mu, bilmem? Bana bu aralar sık olmaya başladı. Kendimi sanki bir rüyadaymış gibi hissediyorum. Buralara kalkıp gelen, eşyaları seçen, evi kurup süsleyen, çocukların okullarına gidip öğretmenlerle görüşen ben değilim. Rüyamdaki o kadın. Ben dışardayım, seyrediyorum sadece. Hatta öyle bir boyuta vardı ki bu, ben her şeye tepeden bakıyorum. Yükseldim, yukardan kendimi görüyorum, küçücük bir kadın... gidip gelip duruyor işte. Tüm kaslarım benim kontrolümden çıktı, benim dışımda gelişiyor her şey. İtiraz etsem, hayır bunu yapmıyorum desem de bir şey değişmeyecek. Vücudum benim yönetimimde değil. Başka bir güç var sanki beni yöneten.

Ah, bir de atalet denilen sinsi yılan var içime sızmaya çalışan. Kendisini çok iyi tanıyorum. Ara ara yoklamışlığı vardır beni. Özellikle İngilterede sık sık ziyaret ederdi kendileri. Oranın havası da pek müsaitti bu sinsinin eline düşmeye. Bazı günler yataktan bile çıkmak istemezdi insan. Hava soğuk, yağmurlu ve karanlık. Yatak çağırır insanı... Şöyle derdi çoğu zaman 'Gel kıvrıl bana, ört üstünü, uyu dinleyerek yağmurun sesini.' Böyle zamanlarda bu sinsiyle aramda amansız bir savaş başlardı. Bazen o kazanırdı, bazen ben. Ama o alçak psikolojik savaşırdı, ben kılıç kalkan! Biraz zayıf olsanız depresyon denen canavarın eline düşmeniz işten olmaz!!! İstanbul bana çok iyi gelmişti. Şehrin hareketliliği ve sizi amansız törpülemesi midir, artık nedir? Bir hareket, bir bereket. Arkadaşlar, buluşmalar, koşturmalar. Sinsi yanıma bile uğrayamadı. Özlemiş besbelli. Şimdi burda nerdeyse evin %90'ı tamamlanıp, iş aksesuarlara kaldı, çocuklar ve okulları, aktiviteleri düzene girdi ya, hop hazret buyurdu hemen. Ee, arkadaş da kısıtlı, yok bile sayılır. Otur diyor, kalkma yerinden. Yazını da yazma.. aman kim yazacak şimdi, yazacaksın da n'olucak? Bak US Open var televizyonda, bütün gün otur seyret.. havuza inme, yüzme, spora da gitme, terlersin durduk yere. Hmm ben çok iyi tanıyorum bu sesleri. Hayır hiç niyetim yok tuzaklarına düşmeye. Hemen yerimden kalkmalıyım. İş olanaklarını araştırmalı, ilgilendiğim kurslarla irtibata geçmeliyim. Fransızcamı ilerletmeyi düşünüyorum ya da yeni bir lisan öğrenebilirim mesela. Çinceye ne dersiniz? İlk cümlemi öğrendim bile. Balım öğretti. Wo ài ni.. seni seviyorum demek. Ne güzel şey, en güzel şey seni seviyorum diyebilmek ve yapabilmek. Her şeyi ve herkesi sevebilmek.

Evet ben kendime gelmeliyim biran evvel. Ataletle savaşım başladı anlayacağınız. Harekete geçeceğim hemen, şu rüyadan uyanır uyanmaz.