Expat For Life
3 Mayıs 2012 Perşembe
SİNGAPUR NEDEN DÜZENLİ VE TEMİZ?
29 Şubat 2012 Çarşamba
DERİNLERDEYİM
Biri adımı söylüyor... Omuzumu dürtekleyen bir el... Wake-up Mrs.Barutcu wake-up! Öyle derinlerdeyim ki, karanlık içinden zoraki yüzeye doğru yüzüyorum sanki. Off bırakın beni azıcık daha uyuyayım. Çok tatlı bir uyku bu. Dinlenmek istiyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi ameliyatımı oldum. Türkiye de olmak isterken, burada olmak zorunda kaldım. Çünkü ben yerinde duramayan biri olarak devamlı canımı acıttım ve daha fazla bekleyemedim. Neyseki ameliyat başarılı geçti, umarım iyileşme süreci de çabuk olur...
Bu ameliyatla beraber dördüncü defadır genel anestezi almış oluyorum. Şükür ki bununla igili bir problem de yaşamadım hiç. Hep tatlı uykuların içinden uyandırdılar beni ama her uyutulmadan önce de acaba kalkabilecekmiyim diye düşünmüşümdür. Ya o milyonda bir ihtimal bensem? Bu sefer de uyutulurken, kalkmazsam neye üzülürüm diye geçti içimden. Ölmekten korkmuyorum aslında, kızlarımın büyüdüğünü görememek, onların iyi kötü günlerinde yanında olamamak ve de torunlarımı sevememek düşüncesi üzdü beni. Bir de tam olmadım daha o var. Eksiklerimi tamamlamam lazım....
Son günlerde kendimle uğraşıyorum yine. Eğitim halindeyim. Yargıyı kaldırmaya çalışıyorum. Zor iş vesselam! Bir deneyin bakın. Herşeye ve herkese karşı bir fikriniz (yargı) var mutlaka. İyi veya kötü. Nötr kalmak zor. Benim geçmek istediğim hal ise seyir hali. Aslında seyredecek ve ders alınacak o kadar çok şey var ki! Türlü türlü hal. Seyret-şaşır-yargılama-dersini al!!! Bir de ben 'ben bilirim'den çok korkuyorum. Uzak durmaya çalışıyorum. Ara ara uğramaya çalışırsa kovuyorum. Ben kendimle ilgili ne biliyorum ki? Başkalarından kendimi dinlemeye çalışıyorum.
Günün sözü: Aynayı tut bakalım kendine, kendini tanıyor musun?
Not: Yukarda ben ameliyattayken Hanzade'nin benim için yaptığı kart var. Ben ve kendisi el eleyiz.
'I love you. Please stay with me' yazmaya çalışmış. Bununla ilgili duygularımı anlatmak çok zor. Denemeyeceğim bile...
9 Şubat 2012 Perşembe
HIZ VE BEN
Bu kadar uzun süre yazmamamın bir nedeni var. Okulların ara tatil olduğu dönemde kayak yaparken, sağ dizimin çarpraz bağlarından birini şahane bir düşüşle kopardım. Dokuz günlük tatil hiçde istediğim gibi geçmedi sonuç olarak. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; buna da şükür, çok daha kötü bir şekilde sonlanabilirdi bu düşüş. Birde bu işin kızlarımın yerine benim başıma gelmiş olmasından mutluyum. Kendimi bir şekilde kontrol edebilir, acıya katlanabilirim. Ya altı yaşındaki Hanzade'm düşseydi... Balım'a olsaydı, hayatı ve okulu ne çok etkilenirdi!
Tabii böyle bir hadisenin insana öğrettiği çok şey oluyor. Ben rahatlıkla derslerimi aldığımı söyleyebilirim. Birincisi yüreğimin sesini dinlemem ve hislerime güvenmem gerektiğini anladım. İnsan başına gelecekleri hissediyor aslında, sadece görmezden geliyor.
Sonra, hız ve ben. Orada, o anda kendi kabiliyetime göre gayet hızlı gidiyordum. Ya, insan korkar azıcık. Benim böyle fütursuz, deligöz bir halim var (itiraf ediyorum). Kendine gel oldum. Böyle sakatlanınca, haraket kabiliyetim eskisine göre kısıtlandı haliyle ve ben kesinlikle anladım ki, aslında çok hızlı hareket eden bir insanım. Zamanla derdim var. Geç kalmak, bir şeyi ertelemek beni çok rahatsız eder. Şimdi bu hal ruhumu son derece sıkıyor.
Alınan bir başka ders 'Her koyun kendi bacağından asılır'! Başınıza böyle bir şey gelince, maalesef başkalarının sizin için yapabileceği hiçbir şey olamıyor. Acınız ve siz oluyorsunuz. Pek pek ağrı kesiciler koşuyor imdadınıza. En büyük ders bu dünyaya 'yalnız gelinir-yalnız gidilir' oluyor. Bunu iyice bir düşünmek lazım aslında.
Bu dersleri almak için illa başıma bunun mu gelmesi gerkiyordu? Şurada bir ağaç altında otursam, filozoflar gibi düşünsem, kendi kendime farketsem, aydınlansam olmaz mıydı? Yoook nerede bende o şans mı desem, bilgelik mi desem???
Sonuç; nisan ayında beni İstanbul'da bir diz ameliyatı bekliyor. Kendimi Türk doktorlara emanet etmek istiyorum. İlle de vatanım efendim....
12 Ocak 2012 Perşembe
100 YAŞINDA
İtalyanca kursum başladı. Haftada iki kere yarım gün gidiyorum. Çok eğlenceli ve İtalyan öğretmenimiz de bir hayli başarılı. Keyifle gidiyorum. Tabii daha çok başındayım, şimdilik kolay ama zaman ilerledikçe zorlaşacağına eminim. Yine de yaza kadar basitçe cümleler kurmayı başarabilirim diye düşünüyorum. Buradaki İtalyan Kültür Derneği'nin kursu ve yeri de çok merkezi. Şu çok şık Raffles Hotel'e komşu ayrıca, orada bir öğlen yemek de yerim mutlaka.
Bugün kurstan çıktıktan sonra birkaç eksiği tamamlamak ve biraz da vakit öldürmek amaçlı Orchard da dolaştım. Sonra da Takashimaya alışveriş merkezinde bir noodle soup içeyim dedim. Herzaman çok kalabalık oluyor burası, oturmak için yer bulmakta zorlanıyorsunuz. Neyseki dört kişilik bir masada üç yaşlı bayanın yanına kendimi kabul ettirebildim. Tam karşımda oturan Çinli Hanım gözüme çok yaşlı göründü, dayanamadım sordum... 'Tam 100 yaşındayım' dedi. Hayatımda ilk defa 100 yaşında biriyle tanıştım. 1912 de doğmuş biri, daha 1. Dünya Savaşı bile başlamamışken... O zaman buralar nasıl yerlerdi acaba? Bir balıkçı köyü o kadar. Bu yüz yaşındaki bayan beni çok etkiledi, konuşurken bayağı bir inceledim. Saçlar bembeyaz ama bir hayli gür. Teyze ufalmış muhakkak ki ama beyin, muhakeme yerli yerinde, konuşma gayet düzgün ve anlamlı. Benim önümde masaya düşmüş bir yarım pirinç tanesini yemek çubukları ile tutup tabağın kenarına koydu, benim gözlerim yerinden fırladı... ( 40 yaş üstü biri olarak gözlerde hafiften bozulma başladı bende, kaldıramadım 100 yaşında teyzenin yaptığını) Yaşlandıkça gözlerdeki görme bozulmaları düzeliyor falan gibi şeyler duyup inanmamıştım, doğru olabiliyormuş meğerse. Derisi bir hayli buruşmuş ve renk bozulmuş ama olur o kadar. Üç çocuk doğurmuş, torununun çocuğunu görmüş, gençliğinde ev kadınlığı yanında ebelik de yapmış. 'Çok bebek getirdim dünyaya' dedi. Ne yaptınız da bu yaşa gelebildinizin kibarcasını sordum.... Belli bir şey söyleyemedi. Yanındaki hanım kızkardeşi imiş o da 92 yaşında, hiç yaşını göstermeyen bir bayan, döndü bana ve dedi ki 'çok tuzlu ve şekerli yer, acı çok sever! ve sonra 100 yaş konuştu, yürüyen merdivenleri göstererek 'bizim zamanımızda bu modernlikler yoktu, bir yere çıkmak istediğinde yürür, tırmanırdın!'
Günün dersi: Sporu bırakma İpek!
5 Ocak 2012 Perşembe
FARK ETMEZ
Mevsimsiz mevsimler yaşıyorum,
Gün, ay, yıl fark etmez.
Bir dakika önce, bir dakika sonra
Sen yoksan fark etmez.
Yürüyorum yabancı yolları, sokakları
Gittiğim yerler, gördüklerim
Yağan yağmur, orkideler
Sen yoksan fark etmez.
Yabancı yüzler, hatta yemekler
Bu garip, öyle garip adetler
Elin, yüzün, gözlerin hayalimde değilse,
Ben ben değilimdir, fark etmez.
Eşit gündüz ile gece kaderimde
Bu hayatın içinde,
Anı anda yaşayan değilsem,
Yaşamışım ölmüşüm fark etmez.
İpek Barutcu
Gün, ay, yıl fark etmez.
Bir dakika önce, bir dakika sonra
Sen yoksan fark etmez.
Yürüyorum yabancı yolları, sokakları
Gittiğim yerler, gördüklerim
Yağan yağmur, orkideler
Sen yoksan fark etmez.
Yabancı yüzler, hatta yemekler
Bu garip, öyle garip adetler
Elin, yüzün, gözlerin hayalimde değilse,
Ben ben değilimdir, fark etmez.
Eşit gündüz ile gece kaderimde
Bu hayatın içinde,
Anı anda yaşayan değilsem,
Yaşamışım ölmüşüm fark etmez.
İpek Barutcu
28 Aralık 2011 Çarşamba
BİR BAŞKA ŞEKİLDE
Hayli derin bir sızı gönlümün içinde,
Bilmiyorum hangi katman, derinde.
Erisem, gözyaşı damlası olsam,
Biriksem avuçlarında.
Akıtsan beni sonra nehirlere,
Oradan denizlere,
Yok olsam, belki gerçekten var olsam,
Bir başka şekilde.
İpek Barutçu
Not: İstanbul böyledir işte... Ağlatır, güldürür, söyletir.
15 Aralık 2011 Perşembe
YILBAŞI
Heryer ışıl ışıl. Orchard caddesi ışık seli gibi. Her alışveriş merkezinin önünde ayrı bir yılbaşı ağacı. Hem de devasa boyutlarda. Süsler püsler. Dünyanın tüm metropollerinde yapılan süslemelerle yarışacak, hatta onları geçebilecek bir düzenleme. Noel kutlanıyor. Zaten çok kalabalık olan bu şehirde şimdi daha da fazla bir kalabalık. Herkes alışverişte. Adım atılmıyor. Ucuzluk da başladı. Üstünün kreması oldu.
Ayrıca 31 derecede yılbaşı kutlanacak. Bana tuhaf geliyor. Hani kar yağmasa bile alışmışım yılbaşılarının soğuk olmasına. Bu duruma alışamadım. Konuya konsantre olamıyorum. Zaten oldum olası zoraki hediye falan almayı da sevmem. Ben aniden, beklenmedik zamanlarda alıp vermeyi seviyorum. Bir şey göreceğim; 'Ah bu tam şuna buna göre, buna bayılır, çok hoşuna gider' diyeceğim öylece alacağım. Hele elime liste falan verin vallahi almam. Ne kötüyüm!
Bu kadar süs ve harcanan paraları görünce, yine aldı beni bir düşünce. Noel'in esas maksadının giving ve sharing (vermek- paylaşmak) olduğunu söylerler. İnsanların birbirlerine aslında hiçde ihtiyaçları olmadığı şeyleri alıp vermelerinin, mecburiyetten alışveriş yapmanın neresi paylaşım? Hatta ben İngiltere'de insanların ailelerine, bu noel şunu bunu istiyorum diye liste verdiklerini bile biliyorum.
Varlık içinde, kılık kıyafet ve oyuncak bolluğunda olan çocuklara binbirinci oyuncağı almanın ne anlamı var? Hele hele buraya hiçde uzak olmayan Endonezya gibi ülkelerin bazı kısımlarında insanların sadece içme suyuna ulaşmak için dahi ne zorluklar içinde olduğunu bilerek! Okay anlatmıştı; pompa sektöründe oldukları için buralarda bir takım yardım projelerinde de çalışıyorlar.
Bana 'fakirliği anlatmamın imkanı yok' diye bahsetmişti. Beni ve de özellikle çocukları götürüp göstermek istiyor. Oradaki çocuklar sadece temiz suyun peşinde...
Bence bir sene olsun, dünyanın dört bir yanında bu süse püse ve hediyelere harcanan paralar sadece yardım amaçlı kullanılsa sanırım Christmas da gerçek amacına ulaşmış olacak.
Not: Okullarda üç hafta kadar tatil olunca ben burada durur muyum? Evime gidiyorum.
Sütler kaymak tutar tutmaz oradayım!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





