28 Aralık 2011 Çarşamba

BİR BAŞKA ŞEKİLDE

Hayli derin bir sızı gönlümün içinde,
Bilmiyorum hangi katman, derinde.
Erisem, gözyaşı damlası olsam,
Biriksem avuçlarında.

Akıtsan beni sonra nehirlere,
Oradan denizlere,
Yok olsam, belki gerçekten var olsam,
Bir başka şekilde.

İpek Barutçu

Not: İstanbul böyledir işte... Ağlatır, güldürür, söyletir.

15 Aralık 2011 Perşembe

YILBAŞI


Heryer ışıl ışıl. Orchard caddesi ışık seli gibi. Her alışveriş merkezinin önünde ayrı bir yılbaşı ağacı. Hem de devasa boyutlarda. Süsler püsler. Dünyanın tüm metropollerinde yapılan süslemelerle yarışacak, hatta onları geçebilecek bir düzenleme. Noel kutlanıyor. Zaten çok kalabalık olan bu şehirde şimdi daha da fazla bir kalabalık. Herkes alışverişte. Adım atılmıyor. Ucuzluk da başladı. Üstünün kreması oldu.
Ayrıca 31 derecede yılbaşı kutlanacak. Bana tuhaf geliyor. Hani kar yağmasa bile alışmışım yılbaşılarının soğuk olmasına. Bu duruma alışamadım. Konuya konsantre olamıyorum. Zaten oldum olası zoraki hediye falan almayı da sevmem. Ben aniden, beklenmedik zamanlarda alıp vermeyi seviyorum. Bir şey göreceğim; 'Ah bu tam şuna buna göre, buna bayılır, çok hoşuna gider' diyeceğim öylece alacağım. Hele elime liste falan verin vallahi almam. Ne kötüyüm!






Bu kadar süs ve harcanan paraları görünce, yine aldı beni bir düşünce. Noel'in esas maksadının giving ve sharing (vermek- paylaşmak) olduğunu söylerler. İnsanların birbirlerine aslında hiçde ihtiyaçları olmadığı şeyleri alıp vermelerinin, mecburiyetten alışveriş yapmanın neresi paylaşım? Hatta ben İngiltere'de insanların ailelerine, bu noel şunu bunu istiyorum diye liste verdiklerini bile biliyorum.
Varlık içinde, kılık kıyafet ve oyuncak bolluğunda olan çocuklara binbirinci oyuncağı almanın ne anlamı var? Hele hele buraya hiçde uzak olmayan Endonezya gibi ülkelerin bazı kısımlarında insanların sadece içme suyuna ulaşmak için dahi ne zorluklar içinde olduğunu bilerek! Okay anlatmıştı; pompa sektöründe oldukları için buralarda bir takım yardım projelerinde de çalışıyorlar.
Bana 'fakirliği anlatmamın imkanı yok' diye bahsetmişti. Beni ve de özellikle çocukları götürüp göstermek istiyor. Oradaki çocuklar sadece temiz suyun peşinde...



Bence bir sene olsun, dünyanın dört bir yanında bu süse püse ve hediyelere harcanan paralar sadece yardım amaçlı kullanılsa sanırım Christmas da gerçek amacına ulaşmış olacak.

Not: Okullarda üç hafta kadar tatil olunca  ben burada durur muyum? Evime gidiyorum.
Sütler kaymak tutar tutmaz oradayım!  

14 Aralık 2011 Çarşamba

BANGKOK

Singapur'dan bu civardaki başka bir ülkeye ilk seyahatim Thailand'a oldu. Bangkok! Üç gün için uzatılmış bir haftasonu seyahati. Uçak ile iki saatte varılıyor. Biz gitmeden kısa bir süre önce fazla yağıştan sular altında kalmıştı. Bir çok ev ve işyeri zarar görmüş. Şehirde dolaşırken sulardan korunmak için kullanılan kum torbaları hala heryerdeydi. Hava güneşli ve sıcaktı. Nem oranı Singapur'a göre daha düşüktü.

Dönüşte bir arkadaşım; Bangkok için ne söylersin, nasıl tarif edersin, diye sordu? Aklıma gelen tek kelime, karmakarışık! Hakikaten de öyle. Güzellik ve çirkinliğin, zenginlikle yoksulluğun yanyana olduğu bir başkent burası. Acayip kalabalık. Her daim trafik var, yollar tıkalı. Bir çok motosikletli caddelerde, bu tehlike yaratıyor doğal olarak. Yaya olarak dolaşırken sokaklarda pişen yemeklerin kokusu hiçde hoşuma gitmiyor. Cesaret gösterip bunlardan yemenin de imkanı yok zaten.



Bangkok da lokal alışveriş merkezlerinde dolaştım. Bizim Mahmutpaşa'ya benzer yerlerdi. Herşey var. En fazla kıyafet! İşçilik ucuz olduğu için buralardaki fabrikalarda çok fazla kıyafet üretimi oluyor. Ayrıca Bangkok için söylenebilecek en doğru şey buranın tam bir taklit ürün cenneti olduğu.. Herşeyin taklidi var, tüm markalar! İnanılır gibi değil ve çokda ucuz. En büyük açık hava pazarı Chatuchak dedikleri, bizim salı pazarının çok daha büyüğü bir yer. Burada da herşey mevcut. Ne ararsan var! Yalnız kalabalıktan bana burada sıkıntı bastı. Bazı malları da İstanbul'da görmüşlüğüm var. Buralara gelip ucuz ucuz alıp Türkiye'de çok pahalıya satıyorlar. Eee ticaret böyle bir şey işte...





Bangkok'un en ilginç yerlerinden birisi Chao Phraya nehrinin iki yakası ve de kanalları. Bazıları buraya uzak doğunun Venedik'i demiş ama bence çok çok abartılmış bir durum. Nehrin kenarındaki evlerin durumu içler acısı, fakirlik felaket düzeyde. Kimisi sular altında. Bir tane tik ağacından yapılmış düzgün bir ev gördük, o da bir politikacınınmış zaten. Hiç şaşırmadık tabii bu duruma. Dünyanın her yerinde düzen üç aşağı beş yukarı aynı anlaşılan. Bu kanallardan bir tanesi Floating Market dedikleri yer. Kayıklarda satılan türlü türlü yiyecek ve mal.

Bangkok'da gözüme ve ruhuma hitap eden yer Grand Palace ve de buradaki tapınak oldu. Bangkok' da büyük küçük 400 civarında tapınak varmış. En büyük ve görkemli olan buradaki. Meşhur yeşim taşından olan Buda burada. Ayrıca burada birçok Buda heykeli görüyorsunuz, yatan Buda, oturan Buda, yedi başlı yılanın başına gölge yaptığı Buda... Bu böyle uzayıp gidiyor.. Budizm'e değinmişken... Thailand'ın %90'ı budist, %7-8 civarında müslüman var, geri kalanlarda diğer dinlere mensuplar.
İlk gecemizde Okay'ın çalıştğı şirketin müdürleri ile yemek yedik. Bizle beraber on kişiydik. Mevzu Budizm'e gelince sordum ben tabii dayanamadım... Budist ne yapar, nasıl ibadet eder, kime dua eder diye? Sizi temin ederim bu sekiz kişiden bir tanesi doğru dürüst bir cevap veremedi. Okay da bende çok daha fazla bilgiye sahiptik. Buda'nın öğretilerini anlamak yerine, heykellerini yapıp önünde tapınmayı yeğlemişler...







Burada en çok hoşuma giden şey, insanların genelde sakin, güler yüzlü ve saygılı oluşlarıydı. Selam verirken iki ellerini avuç içlerinden birleştirip, göğüs hizalarına getirip önünüzde eğiliyorlar. Sizde ister istemez aynını yapıyorsunuz. Kadınlar ufak tefek, sakin sesli, biraz çocuksu tipler. Devamlı hih hih hih  diye gülüyorlar. Düşünmeden edemedim, avrupalı beyler arasında bu hanımlar pek revaçta. Avrupanın ayağı yere basan, ödün vermeyen, feminist kadınlarının yanında, Thai kadınlarının minyon yapıları ve teslimiyetçi halleri erkeklere çok cazip geliyor herhalde. Sonra kendimi de düşündüm. Valla zorum zor. Avrupalı hemcinslerimi de aşıyor benim durumum.



Son akşamımızda Okay da sordu bana nasıl buldun bu şehri diye? İlk andan son ana kadar hep şöyle hissettim, sanki komünist rejimden geçmiş bir ülke gibi burası. Tapınak ve sarayın dışında görüntü öyle. Ben tarihi şehirleri seviyorum. İstanbul, Roma, Venedik, Paris, gözüm eski yapı arıyor. İki yüz senelik bu şehir beni tatmin etmedi. Gördüm mü gördüm. Thailand'da deniz kenarı tatili yapmam gerekecek herhalde. Phuket mesela. Tarih aradım ya, Roma'yı da çok seviyorum ya, dönerdönmez buradaki İtalyan Kültür Derneğine yazıldım. Şu İtalyancayı yaza kadar az da olsa, çat pat da olsa öğreneyim bakalım. Kimbilir belki birgün işime yarar!